Gel hâyalen Ceziretü’l Arab’a gidelim

Esselamü Aleyküm Kardeşim!

Kendimi tanıtayım sana. Ben bir Seyyahım. “Seyahat edin, sıhhat bulursunuz.” diyen Peygamberim’e (asm) uyarım. Gerçekten çok severim memleket memleket gezmeyi. Ama bu sefer farklı. Bu sefer yollarım taşlı, topraklı, karlı, rüzgârlı falan da değil. Manevî yollardayım. Sence de çok heyecanlı değil mi?

Nerden aklına geldi, diye sorarsan; Üstadım Bediüzzaman’dan derim. Hani Mektubat’ında bizi hayalen de olsa Ceziretü’l-Arab’a, Peygamberimiz’i (asm) vazife başında görmeye davet ediyor ya… Ben de böyle bir şeye karar verdim, her ay mübarek zâtların diyarına, yani geçmişe gitmeye! Bana bu yolculukta arkadaşlık etmeye ne dersin?

Bak, ben başlıyorum. Zaten çoktan hazırladım tahayyül valizimi. Hayalimi kanatlandırdım. Sağımda mekânsızlık kanadı, solumda zamansızlık! Bu ay Üstadımın söylediği diyara gidiyorum. İlk gidilmesi gereken bir zaman dilimi, sence de öyle değil mi?

Biliyordum senin de öyle düşündüğünü. Aaa konuşmaya dalmışız, baksana çoktaaan gelmişiz bilee!

Bak, görüyor musun? Gökte yıldızlar, yerde dağlar onu selamlıyor. Ağaçlar, çağırınca ayağına kadar geliyor. Parmaklarından sular çağlayan gibi akıyor. Allah’ım bu ne müthiş bir şey!

Biraz daha ileri gidiyoruz…

İşte Gazve-i Bedir! Bir avuç toprak ve düşman yerle bir! Ayet nazil oluyor semadan: “Attığın zaman sen atmadın; ancak Allah attı.” Böyle işte… Daha bir sürü mucize var, ama çok hızlı gittik, galiba biraz nefes nefese kaldım. Bir de şu var tabi; bunlara rağmen inanmıyorlar ya hâlâ! Baksana Ebu Leheb’e, adavet sarmış dört bir yanını, canından, kanından olan insana karşı… Kim gelir ki senin kapına o kadar, kim senin kurtuluşunu bu kadar ister ki? Böylelerin nev’i her asırda mevcut, malûm. Bize düşen tebliğ değil mi zaten? Rabbim de Peygamberimiz (asm) vesilesiyle bize bunu öğretti.

Neyse, sen şu güzel insanlara bak bir hele, işte uhuvvet timsalleri, meslekleri isar hasleti: Muhacir ve Ensar. Yavaş yavaş yaklaşalım, bakalım ne yapıyorlar? Şiişşşt! Sessiz ol, şimdi Sevgililer Sevgilisiyle bir kabristandalar ve bir şey konuşuyorlar. Selam veriyor Nebi ehl-i kubura ve devam ediyor: “Kardeşlerimizi görmeyi isterdim, inşallah yakında biz de size katılacağız” diyor. Neyi kastediyor acaba?

Merak ediyor Sahabeler, soruyorlar: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?”
Peygamberimiz: “Siz benim ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise, henüz gelmemiş olanlardır” diyor.

Duydun mu, duydun mu? Çok güzel değil mi? Bizden bahsetmiyor mu sence? Yani bence inşaallah öyledir.

Kardeş ya, ne demek! E ama… Nasıl olacak ki? Nasıl tanıyacak bizi Peygamberimiz? Çok şükür Sahabeler de bunu merak edip sordular.

Bak, ne diyor Peygamberimiz: “Kardeşlerimiz yüzleri, el ve ayakları abdest nuru ile parlak olarak geleceklerdir. Ben onları önceden havuz başında bekleyeceğim.”

Şimdi ağzım kulaklarımda, sen tahmin et benim hâlimi… Eee kardeşim, bunu öğrendikten sonra abdestsiz gezmeyiz, değil mi?

Şimdi ben gidiyorum. Bu seyahat bir abdest, bir şükür namazı ister sanki…

 

Şüheda Kale
suheda.kale07@gmail.com

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*