Dil okulu olarak “kâinat”

“Neden yazıyorum?” diye düşünüyorum. Hatta “Hep yazacak mıyım?” diye de soruyorum kendime zaman zaman. “Ne zamandır yazıyorum?” diye sormuyorum pek, çünkü bu isteğin kendimi bildim bileli benimle olduğunu biliyorum. Benim ve pek çoklarının yaptığı bu eylemin kökünü eşelemenin, mânâsını keşfetmenin varoluşa ve insaniyete dair mânâlar derlemek için güzel bir yol olacağını hissediyorum ve bu yolda yürümeye başlıyorum.

Yazmak ya da bu yazıda kastettiğimiz mânâsıyla “neşretmek” üzerine fikrederken kendimi çoğunlukla Risale-i Nur’un 12. Söz durağında buluyorum.

Bu bahiste iki kelimenin yolumu aydınlattığını fark ediyorum ve altlarını çiziyorum; mânâ ve hikmet. Birinci Esas’ta musanna ve murassa bir Kur’ân ecnebî bir feylesofa ve Müslüman bir âlime gösteriliyor ve onlardan bu eserin “hikmetine” dair birer eser telif etmeleri isteniyor. Müslüman âlim Kur’ân’a baktığı zaman onun hikmetli bir kitap olduğunu anlıyor, mânâsına bakıyor; eserinde bu hikmetleri ve mânâyı anlatıyor; “Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.”1 Müslüman âlim o süslü Kur’ân’a baktığında kudsî hakikatleri ve sırların nurlarını görüyor, görebiliyor. İşte feylesof ve âlim bu “mânâyı görme” noktasında ayrışıyor. Bu yazı bağlamında “dil bilmek” mânâyı görebilmeye giden yolda önemli bir basamak oluyor. Çünkü ecnebî feylesof Arabî hattı bilmiyor, hatta Arapça yazılı Kur’ân’ı gördüğünde onun kitap olduğunu bile anlamayacak, yazıya “yazı” diyemeyecek kadar “yabancı”. Âlim ise hem Kur’ân’ın kitap olduğunun farkında hem dili biliyor hem yazıyı okuyabiliyor hem de okuduğu ayetleri tefsir edebilecek kadar dile hâkim ve Kur’ân’ın ifade ettiği gizli mânâları anlayacak ilme sahip.

Feylesofun bu bahis boyunca “ecnebî” sıfatıyla anıldığını görüyoruz. Ecnebî kelimesi “yabancı, dışarılı” anlamlarına geliyor. Yabancı olarak nitelediğimiz bir insana baktığımızda en zahir gösterge o insanın dil bilmemesi oluyor. Bahisteki feylesof da Kur’ân’ın dilini okuyamıyor ve anlayamıyor. Bununla da kalmıyor “bilgi-hikmet peşinde koşma” faaliyeti olan felsefeyle, öteki tabiriyle “düşün bilim”le uğraşan bu “düşünen” adam, Kur’ân’ın kitap olduğunu dahi bilmiyor ve anlayamıyor, bir nevi kendisiyle çelişiyor; “Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’ân’ı, mânâsız nukuş zannederek mânâ cihetinde kıymetsizlikle tahkir etmiş olduğundan, o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.”2

Mânâ derleme yolculuğunda bu duraktan “dil bilme-okuyabilme” hakikatini zihnime koyarak yürüyüşüme devam ediyorum. Risale-i Nur’daki “kâinat kitabının mütâlâacıları” ifadesi yoluma çıkıyor bu sefer. İnsana yüklenen mütâlâa vazifesini yerine getirmek için iki gereklilik olduğunu anlıyorum; kâinatı bir kitap, “mânâ ifade eden bir yazı” olarak görmek, anlamak ve bu kitabı okuyabilecek, mütâlâa edebilecek kadar dil bilmek.

Yazının devamına dergimizin Şubat sayısından ulaşabilirsiniz…
Dipnotlar:
1, 2) Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2018, s. 156.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*