İnsan neden var da yok değil?

G. W. Leibniz, felsefenin temelini oluşturan soruların en önemlisinin şu soru olduğunu ifade eder: “Niçin var olan var da yok değil?”

Tevhid nazarından baktığımız zaman, varlığın bir parçası olan insanın neden yok değil de var olduğu sorusunun cevabını vermek kolay değil. Değişmeyen tek şeyin doğum ve ölüm olduğu düşünüldüğünde, bu iki olay arasına sıkışmış sorular cevap bulmayı bekler. Niçin yaratıldım? Bu dünyaya neden gönderildim? Başka bir varlık değil de neden insan oldum? Yaratıcı beni ben olarak yaratmakla, insan olarak var etmekle ne amaçlamış olabilir? Bu ve benzeri soruların cevaplarını bulursak, var olmanın dayanılmaz hafifliğini hissedip, varoluş amacımızı anlamamıza biraz daha yaklaşmış oluruz.

Varlık âleminde olmamız, potansiyel olarak “mümkün” varlıklar olduğumuzu gösteriyor. Sultan-ı Ezelî, kudretiyle biz insanları yokluk karanlıklarından aydınlık varlık sahasına çıkardı. Mevcudat içinde seçilerek emanet-i kübrayı yüklendik. Bu emanet meselesi, insanın diğer varlıklar arasındaki seçilmişliğine işaret eden bir husustur. İnsanın mahiyeti ise emanet verilmesinin hikmetini bizlere açıklıyor. O vakit, insanın mahiyeti nedir ki bu ehemmiyetli vazife ile tavzif olunmuş? Öncelikle, insanın mahiyeti acz ve fakrdan oluşmuştur. Yani Kemalpaşazâde’nin deyimi ile insan “yoksulluk” sahibidir. Mümkün varlıkların hepsinin özü itibari ile yoksul olduğunu ifade eden Kemalpaşazâde, “Varlık olarak başkasına muhtaç olma”yı, imkân dairesindeki varlıkların kendilerinden ayrılmayacak biçimde daimî olan vasıfları olarak tarif eder. Bediüzzaman ise, bu mümkünlerin muhtaç olmaklığını, onların acz ve fakr içinde bulunmalarını, bu kâinatın sahib-i hakikîsine ulaştıran şefaatçi hükmünde görür. Âcizlik ve fakirliğimiz bizi Cenab-ı Hakk’a ulaştıran kısa yollardan iki tanesidir. Aslında insanın mahiyeti yoksulluk içerisindeyken, zengin olan Zât’ın himayesine girip zenginleşmekle hakikatini bulur (1. Söz örneğinde olduğu gibi). Bununla birlikte, insanın mahiyeti öyle kapsamlıdır ki, her bir insan bu kapsamlılık itibariyle bir şahıs iken bir nev’ hükmüne geçmiştir. İnsanın varlıklar arasında ruh sahibi olması ve ruhuna çeşitli donanımların yerleştirilmesi ile türlerde cârî olan kanunlar onda sabit olmaktadır. Âyet-i Kerime’de ifade edilen, “Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir”1 hakikatine bu açıdan bakılabilir.

İnsan olarak donanımlı ve kapsamlı yaratılışımız, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini en câmi bir şekilde yansıtmamız için bizlere verilmiş. Bu, elbette yaratılış hikmetlerinden sadece bir tanesi. Bediüzzaman’ın, kendi tefekkür yolculuğunda, mevcudatın yaratılmalarında Allah’ın bu şekilde dilemesinin hikmetlerini araştırırken ilk durağı şu olur; Rabbanî bir mektup olup zîşuur mahlûkata kendini okutmak. İkinci durağı ise, Rabbimizin cemâl ve kemâline ayna olabilmek. İlkinde üzerimizdeki isimleri mahlûkata okutturmak söz konusu iken şimdi bizzat üzerimizdeki isimleri Allah’a arz etmek mevzu bahis olmaktadır. Bir müddet bunlar Bediüzzaman Hazretleri’ni iknâ’ etmiş ise de daha sonra kâfi gelmemeye başlayınca, merhametli Hâlıkımız başka bir hikmet perdesi aralamış. Bu hikmet ise, mevcudatın yaratılışını oldukça açıklığa kavuşturan bir sebep; Allah’ın faaliyetten aldığı, tabirinden ve tasavvurundan âciz olduğumuz “lezzet-i mukaddese”, “memnuniyet-i mukaddese” ve hadsiz bir “iftihar-ı mukaddese”. Bu nedenler, kâinatın da insanın da yaratılış hakikatini, varoluşlarını latif ve mukni’ bir şekilde izah ediyor. Evet, biz bunun için varlık sahasına çıktık. Bütün bu değişimler dönüşümler, tahripler, yapılışlar bu faaliyetteki hikmeti ifade etmek için. O yüzden, olan her şey ya bizzat ya da netice itibari ile güzel oluyor. Çünkü O’na (cc) dönüyor. O’na dönmeyen ne varsa “Her şey helak olup gidicidir, O’na bakan yüzü müstesna”2 âyetine istinaden zaten yok oluyor. Bir mevcutta ne kadar tahvil oluyorsa aslında o kadar isme âyine oluyor. Hayata mazhar, kalp gibi bütün âlemlere penceresi açılan bir kozalak insanda mevcut olduğundan, emaneti ancak o taşıyabileceğinden, insana azim ehemmiyet verilerek kâinat onun için yaratılmış, hizmetine verilmiş. Genelde zihinlere şöyle bir anlam gelir, insan ki üstün yaratılmış o yüzden kâinat onun emrine musahhar edilmiş. Bediüzzaman Hazretleri olaya bu açıdan yaklaşmaz. Musahhar edilmenin sebebinin fıtraten insanın zaaf ve acziyeti için rahmet tarafından insana verildiğini ifade eder. Bu muazzam bir yaklaşımdır. Yani insan olarak ben, kudretim olduğu için değil bilâkis âcizliğimi fark ettiğim zaman üstün oluyorum, mahlûkata o zaman hükümrân olabiliyorum. Ben ve kâinat arasında anahtar kilit uyumu var. Ben kendimi bilirsem, aslında “büyük ben” olan kâinatı, onu da bilirsem ya da bulabilirsem Allah’ı bulmuş oluyorum. Beni yaratan zat benim mahiyetimi öyle bir yaratmış ki, kalem-i kudreti büyük âlemde ne yazmış ise benim mahiyetimde onu yerleştirmiş. Mahiyetime de öyle mizancıklar koymuş ki hepsini yerinde kullandığım zaman O’na ulaşıyorum.

Demek ‘ben’den beklenilen maksatlar büyük ve bir o kadar ehemmiyetli. Bize verilen kabiliyet ve istidatların hepsi O’na ulaşmak için verildiyse ‘ben’im yaratılışımda pek çok hikmet amaçlanmış. Maharet, amaçlar doğrultusunda yaşayabilmekte.

Dipnotlar:
1) Maide Suresi: 32
2) Kasas Suresi: 88

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*