Nakışlı bir pencere: İnsan

İlk olarak “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”1 diye emrediyor Âlemlerin Rabbi, Resulüne ve bize. Bizi ve âlemi yaratan, terbiye eden, bize okuyacak cihazı ve okunacak yazıyı veren Zât, bizimle konuşmasında öncelikle “Oku” diyor. Bu âyet ve hitap şu soruyu da beraberinde getiriyor; neyi okuyacağız?

33. Söz 31. Pencere’deki satırlar oldukça ilgi çekici ve sorumuzun cevabı için pek önemli: “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.”2 Öyleyse insana emredilen okuma eylemi ilk olarak insanın kendisini okumasını gerektiriyor. Nasıl anlam içeren bir yazı; cümleler, kelimeler ve harflerden oluşuyorsa insan da harflerden, kelimelerden terkip edilmiş bir yazı, bir kitap. Kitabın belli bir teması, ana fikri ve mesajı, mânâsı olduğu gibi insan kitabı da anlatacakları olan, mânâlar içeren, mesajlar gönderen, yollar çizen bir kitap.

“İnsan bilen insan” ifadesi gösteriyor ki her insan, insan olabilecek kabiliyette doğar ancak yalnızca “kendini okuyanlar” insan olabilir. Hakiki insan olmak ya da olmamak her insanın tercih hakkı olan bir meseledir. Öte yandan “kendini okumak” yaratılmışlar arasından sadece insanın yapabileceği bir eylemdir. Çünkü yalnızca insana “benlik bilinci” verilmiştir. İnsanın kendisini bir nesne gibi dışarından görebilmesi benlik bilinci sayesindedir.3 Bu yüzden insan bu istidadı kullanmadığında, aslında diğer mevcudatla mahiyetini-hükmünü eşitlemiş olur.

“Onlara, gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”4

Kâinata ve insanın kendi nefsine pencereler-yollar açan 33 pencereli 33. Söz’ün “insan penceresi” olan 31. Pencere’sinde duraklıyorum. İnsanın kendi nefsinde yazılı olan âyetleri okumaya koyuluyorum. Bu menzilde “İnsan öyle bir nüsha-i câmiadır ki, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor”5 cümlesi yolumu aydınlatıyor. Kendini tanımak, yani insanı okumak, aslında hissettirilen bütün esmayı okumak anlamına geliyor. İnsan öyle câmi bir nüsha ki, Rabbinin âlemdeki esma tecellîlerinin hepsini hissedip görebiliyor ve anlayabiliyor. Çünkü bütün o esma kendisinde toplanmış, insan adeta esma ipleriyle Rabbine bağlanmış.

Aynanın fonksiyonu başkalarının ayna üzerinde kendi yansımalarını görebilmesidir. Ancak insan aynasını diğer aynalardan ayıran önemli bir fonksiyon olarak, insan kendi aynasında kendisini izleyebiliyor. Yani insan aynası “benlik” sahibi olmasından ötürü hem yansıtıyor, hem yansıttığına bakabiliyor. İşte yalnızca insana tevdi’ edilen “kendini tanıma” vazifesi insan aynasının bu çift taraflı yansıtabilme özelliğiyle anlamlı oluyor.

İnsan penceresinde seyrime devam ederken bütün esmayı yansıtabilecek kabiliyette bir ayna olan insanın, 3 çeşit âyinedarlığı yansıtma biçimi olduğunu öğreniyorum.

İnsan “vicdan” gözüyle kendisine baktığında “zayıflığını ve âcizliğini, fakirliğini ve ihtiyaçlarını, noksaniyetini ve kusurlarını” görüyor. Kendisinde olmayanla Rabbinin “kudret, kuvvet, rahmet, gınâ” gibi İlâhî vasıflarını aynasında yansıtıyor ve bildiriyor. Yani vicdan, insanın kendi karanlığında Rabbinin Nuranî vasıflarını izlettiren bir pencere oluyor.

İkinci yansıtma biçimi, insanın “vâhid-i kıyâsî” yapabilmesi. İnsan, kendisine verilen cüz’i nümûneler ile kâinat Mâlikinin isimlerine, filllerine, sıfatlarına âyine olabilme kabiliyetindedir. Kendini görebilen şuurlu bir ayna olması cihetiyle onları anlar ve bildirir.

İnsan aynasının üçüncü yansıtma biçimi ise, esma-i İlahîyenin nakışlarının üzerinde görünmesiyle oluyor. İnsan; yaratılışı, terbiye edilişi, yaşayışı, maddî-manevî cihazları, a’zâları, latifeleri, hisleri, duyguları, aklı, kalbi, ruhu üzerinde farklı farklı nakışları gösteriyor. İnsan penceresindeki “Demek nasıl esmâda bir İsm-i Âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır”6 ifadesi zihin odamı aydınlatıyor. Anlıyorum ki, İsm-i A’zamın ve bütün esma-i İlahîyenin sahibi olan bir Nakkaş, esmanın rengârenk ipleriyle âlem kumaşını nakış nakış işliyor. Şahit olduğum, okuduğum, işittiğim, sevdiğim, iletişim kurduğum, hayret ettiğim, ihtiyaç duyduğum her bir şey aslında onun büyük-küçük, basit-karışık, farklı farklı renklerdeki çeşit çeşit nakışları. İnsan ise esmanın bütün ipleriyle âlem kumaşında işlenen, âlemin her nakışından bir şeyler içeren ve âlemdeki diğer nakışları da görüp, takdir edebilen en âzam bir nakış.

İnsan penceresinden seyrime devam ederken “insan” mahiyet olarak en a’zam bir nakış olsa da her insanda o nakşın görünmediğini fark ediyorum. 23. Söz’deki şu cümleler zihnimi nurlandırıyor; “Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur.”7 Anlıyorum ki, aslında âlemi kuşatan ve âlemin her yanına dağılan bu esma nakışlarının asıl işlevi, okunmak. Okunmayan nakış karanlığa düşüyor, görünmez oluyor. Öte yandan “iman nuru” olmazsa insanın üstündeki, içindeki, maddesindeki, manevî cihazatındaki nakışlar görünmez hâle geliyor ve “nursuz-ışıksız” okunamıyor. Ancak iman nurunun aydınlığında, insan, nurlu şuuruyla kendi aynasında kendini görüp kendini okuyabiliyor; kendini okuyabilen insan, o “nakışı-hurufu” okutabiliyor. Çünkü nakışlar ve huruflar aslında işaret ettikleri, taşıdıkları, içerdikleri mânâlar itibariyle ehemmiyet taşıyor. Nurunu, ruhunu, mânâsını kaybetmiş bir nakış, ölü/cansız bir bedenden farksız oluyor; “İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.”8

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku” dersiyle başlayan tefekkürüme devam ederken insan penceresinden insanlığa bakıyorum; okuyabilen var mı kendisini, kendisinde toplanan bütün esmayı? “Ve insan olan bir insandan sor. Bak, nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı; sen de dikkat etsen okuyabilirsin”9 diye karşılık veriyor Risale-i Nur soruma. Bütün esmayı okuyan ve okutan bir zâtı görüyorum; Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselam. Bu nakış okuma dersinde insan-ı kâmil bir zattan ders almak, onun öğretmenliğini ve örnekliğini izlemek gerektiğini kavrıyorum.

“İnsanın câmiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinatta cilveleri tezahür eden Esmâ-i Hüsnâyı birden âyine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle, Cenâb-ı Hak, tecellî-i zâtıyla ve Esmâ-i Hüsnânın âzamî mertebede nev-i insanın mânen en âzam bir ferdine tecellî-i âzam tezahür eder ki, bu tezahür ve tecellî, Mirac-ı Ahmedî (asm) sırrıdır ki, onun velâyeti, risaletine mebde’ olur.”10 O zat kendisini ve kâinatı okuması ve bütün Esma-i Hüsna’yı okutturması cihetiyle “nakş-ı azam” tabiri en çok onu tarif ediyor. Onun en parlak bir âyine olması, okunan ve okutan en a’zam bir nakış olması, eşsiz “ubudiyeti” mi’râc gibi esrarengiz bir yolculuğun bâtınını oluşturuyor. Nihâyetinde Kab-ı Kavseyn makamında Âlemlerin Rabbi’nin kelâmına ve rü’yetine mahzar oluyor.

“Oku” diye başlayan Alak Suresi, “Secdeye kapan ve Allah’a yakınlaş”11 âyetiyle bitiyor. Yani kendini okumak “Yaratan Rabbinin adıyla” olduğunda insanı kendine ulaştırmıyor. İnsan kendi âyinesinde O’nun esmasını gösterdiği, O’nun eserlerini seyrettiği için aslında kendini okumak; O’na açılan bir pencere, O’na ulaştıran bir yola dönüşüyor. Kendini okuma yolunda yürüyen bir yolcu secdeye kapandığında “Her mü’minin namazı, onun bir nevi miracı hükmündedir”12 hakikatiyle aslında Allah’a yakınlaşmaya niyet ediyor.

31.Söz’deki mi’râcın sırr-ı lüzumunu anlatan temsilde, aynasını bırakıp dağa çıkan ve güneşle görüşen adam geri döndüğünde kendi hanesinden veya bağının damından pencereler açıp, güneşe karşı yollar yapıyordu. Belki de o pencerelerden en genişi, en nakışlısı, en a’zamı insan penceresidir.

Öyleyse pencereleriniz açık, aynanız temiz ve parlak, nakşınız okunur olsun. İnsan olan insanlardan olabilmek ve insan kalabilmek duasıyla

Dipnotlar:
1) Alak Suresi: 1
2) Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 770
3) Rollo May, Kendini Arayan İnsan, Okuyan Us Yayınları, İstanbul, 2018, s. 82
4) Fussilet Suresi: 53
5) Age. Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 769
6) Age. s. 770
7) Age. s. 348
8) Age. s. 348
9) Age. s. 372
10) Age. s. 635
11) Alak Suresi: 19
12) Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2018, s. 114

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*