Biz ehl-i hâliz, namzed-i istikbaliz, bürhan isteriz

Biz ehl-i hâliz, namzed-i istikbaliz.
Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Bürhan isteriz.

Vakta ki hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-ı hikmetin maden-i tebahhurâtı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intâc eyleyen be­râhin-i kàtıadan başka, ispat-ı müddea bir şeyle olmaz. Biz ehl-i hâliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Bürhan isteriz.

Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2018, s. 47

Hak aldatmaz, hakikatbin aldanmaz

Evet, hak aldatmaz, hakikatbin aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir; hakikatbinin gözüne hayâlin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın.

Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 266

Mihenge vurmadan almayınız

Hiçbir müfsid “Ben müfsidim” demez; daima suret-i haktan görünür, yahut batılı hak görür. Evet, kimse demez “Ayranım ekşidir”. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz, ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim hâlde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. (…) Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz; delil ve akıbete bakınız. (…) Çok iyiler var ki iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.

E. S. D.E., Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 173-174

Sıdk, İslâmiyet’in üssü’l-esasıdır

Sıdk, İslâmiyet’in üssü’l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip, onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.

Evet, sıdk ve doğruluk, İslâmiyet’in hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni-i Zülcelâl’in kudretine iftira etmektir. (…)

Her söylediğin doğru olmalı

Evet, her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazen zarar verse, sükût etmek. Yoksa, yalana hiç fetva yok.

E. S. D. E., Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2017, s. 250-252
Lügatçe:
be­râhin-i kàtıa: kesin deliller.
bürhan: delil.
ehl-i hâl: hâlin, şimdiki zamanın insanları.
işba’: doyurmak.
maden-i tebahhurât: buharlaşma yeri, buharların kaynağı.
sıdk: doğruluk.
meyl-i taharrî-i hakikat: gerçeği araştırma meyli, hakikati araştırma isteği.
namzed-i istikbal: istikbale aday, geleceği isteyen.
tasvir ve tezyin-i müddea: delil göstermeden iddiayı tasvir edip süslemek.
üssü’l-esas: temel esas.
Bediüzzaman Said Nursî
Bediüzzaman Said Nursî hakkında 60 makale
Kur’an’ı çağa tefsir ederek, “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyadaki vazifem nedir?” sorularına cevaplar sunan, “iman-ı tahkiki”, “ahlâk” ve “istikamet” rehberi Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*