Sineğin kanadı

“Bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklettim,
Kırkı da çekemedi, kaldı şöyle yazılı.
Bir sinek bir kartalı kaldırdı, vurdu yere,
Yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu.”

Yunus Emre bir sineğin kanadına dikkat çekmiş. Sadece bir sineğin kanadına değil; “Sordum sarı çiçeğe” derken çiçeğe de dikkat çekiyor ve sen de kırmızı çiçeğe bak diyor.

Hep merak ederdim; Risale-i Nur’da Yunus Emre’den bir alıntı var mı diye. Latif Nükteler’de karşıma çıktı. Latif Nükteler sonradan basılmış kitaplardan olsa gerek ki, ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz. Orada bu şiirlerden bir tanesi var ve yorumunu çok merak ettim, baktım: Diğer kitaplarda okuduğum Yunus yorumlarından çok farklı yerde.

Yunus Emre dikkatli bir şair. Ne demek yani? Diğer şairler dikkatsiz mi? Çok inceliklere, en inceliklere dikkat edenler işte, en önde en ince şair oluyor.

Risale-i Nur’da yine, bir tepecikte sarı çiçeklere rastladığını söyler Bediüzzaman. İşte Yunus Emre’nin sarı çiçeği, karıncası ve çadır kurduracakken, “Aman karınca yuvalarını bozmayın!” diyen bir Bediüzzaman…

İşi nereye getirmek istiyorum? Okuyanlar, böyle çok ince oluyor. Ve onlar da çok az oluyor. Bu programa başlarken tonmeister arkadaşıma dedim: “Bir sineğin kanadına sen baktın mı?” Dedi, “Açıkçası dikkatli bakmadım.” Ve ilave etti: “Aslında bakmak var, görmek var.” Evet; bakmak var, görmek var. Görenler var “körenler” var. İnsanlar ikiye ayrılıyor ya, görenler ve “körenler” diye… Biz buraya görmeye geldik; âleme kör olmaya değil..

Bugün baktım bir âmâ, elinde değneği, görmez gözüyle yoklaya yoklaya gidiyor görmek için. Bizim de bu görür gözümüz ile yoklaya yoklaya bakmamız gerekiyor.

Yoklayarak, koklayarak dolaşmamız gerekiyor. Bu dünya tefekkür dünyası… Kur’ân’ın ruhu tefekkür, edebiyatın ruhu tefekkür, fiziğin ruhu tefekkür, kimyanın ruhu tefekkür, ruhun ruhu tefekkür…Aslında o üç artı üç kelime var ya: Zikir fikir şükür; tezekkür, tefekkür, teşekkür…

Bu kelimelerin ruhu, farkında olmak; zikir farkında olmak demek, fikir farkında olmak demek. E şükür? O da farkında olmak demek. Birisi size bir şey verince; göz kırpınca ‘farkındayım’ diyorsunuz. İşte “Bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklettim,/ Kırkı da çekemedi; kaldı şöyle yazılı” ne demek? Sineğin kanadını kırk kağnı çekemiyor ve yazılı yani yayılı kalıyor; yazmak, ‘yaymak’  demek ya! Yaymak, ‘yazmak’ demek ya!

Çekememiş kırk kağnı. Şimdi tır diyelim, uçak diyelim, tren diyelim, bir sineğin kanadını çekebilemez!

Ne anlama gelir acaba, bir sineğin kanadını kırk kağnının çekemeyişi? Bir kartalın demiyor! Peki, kartalınkini çekebilir mi? Onu da çekemez! Biraz büyük olduğu için değil; nedir ki zaten! Ne kadar kanat çeker bir kağnı aslında! Değil kanat; kendileri ile beraber çeker. Trilyonlarca sineği alabilir bir kağnı!

Yunus ne diyor burada? Sineğin kanadındaki san’ata dikkat çekiyor. Sineğin kanadını şöyle bir yakından seyrettiniz mi? Yakından şöyle bir incelemeye aldınız mı sineğin kanadını, arının kanadını? Biz hemen öldürmelere koşuyoruz.

Geçenlerde köyde bir dostumun evindeydim. (Artık köylükten çıkmış da, adı mahalle olmuş. Ne olacaksa mahalle olunca! Biraz daha vergi alınacak. Yani bu para üzerine döndürülmeye çalışılıyor ya dünya! Aman ya Rabbi!)

Cırcır böcekleri ötüyordu. Dedim, “Bir yaz boyu bunları dinlediniz mi?” Dedi, “Her zaman dinleyemiyoruz.” “Niye?” dedim. Meğer bu ilaçlamalar var ya, o cırcır böceklerini de öldürüyormuş. Üzüldüm. O gün ötüyorlardı; herhalde birkaç gün gelmemişler ilaçlamaya. Aman gelmesinler, bizim mahalleden de bazen geçiyorlar.

Bakın Yunus Emre’nin dikkatini çekmiş bir sinek. Said Nursî’nin de dikkatini çekiyor ki, medar-ı bahs ediyorlar. Said Nursî Latif Nükteler’e bunu alıyor: “Bir sineğin kanadın kırk kağnıya yüklettim,/ Kırkı da çekemedi, kaldı şöyle yazılı.”

Bir diğeri: “Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere,/ Yalan değil; gerçektir; ben de gördüm tozunu.”

Bir sineğin san’atı kartalınkinden geri değil, diyor. Hatta san’atlar küçüldükçe işçilik, incelik büyür, biliyorsunuz!

Tabiî her şeyin Sahibi (cc) için zor-kolay diye bir şey yok. Daha doğrusu her şey O’na (cc) kolay. Her şeyi suhuletle yapıyor, yani her şeye hâkim. Yani her şey yerli yerinde ve her şeye hükmediyor. Hiçbir şey O’nun (cc) bilgisi, iradesi, hükmü, gücü dışına kaçamıyor.

Biraz Yunuslaşalım, Bediüzzamanlaşalım. İnce ince düşünelim. Bir çiçeğe, bir karıncaya, yıldızlara el sallayalım, göz kırpalım. Bu san’atlar, biz seyredelim diye gözümüzün önüne serildi.

Yoksa Yunus Emre bunu keyf olsun diye söylemedi, diyeceğim, ama evet, keyf olsun! Neden keyf olmasın? Hani bazen derler ya, ben bunu keyf olsun diye yazmadım, keyf olsun diye söylemedim. Ya Hu… keyf olsun diye söyle. Keyifsiz mi söyleyeceksin?

Ezberleyelim: “Bir sineğin kanadın kırk kağnıya yüklettim,/Kırkı da çekemedi; kaldı şöyle yazılı. Bir sinek bir kartalı kaldırdı, vurdu yere,/ Yalan değil; gerçektir; ben de gördüm tozunu.”

Her ikisinde de sineğin san’atına, inceliklerine dikkat var. Bakın burada şifreli, sırlı şeyler var. Sineğin kanadını bir değil; kırk kağnı çekemiyor. Dört yüz kağnı da çekemez, dört bin kağnı da… Ancak insan o san’atı, inceliği seyreder ve san’attan San’atkâr’a bir kanat çırpış olduğunu görür; o kanatçıkların, o düşüncelerin San’atkâr’a teşekkür çırpınışları olduğunu görür, hisseder ve san’ata bakarak, dokunarak San’atkâr’ı selamlar.

Giderken beni karanlığa terk etme; o cümleyi söyle: Allah’a ısmarladık…

Hafta içi her gün saat 09:30’da ve tekrarları 19:00 ve 23:30’da
İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*