Şeytanı kaçıran sır

Bazen düşünmeden ya da planlamadan yaparız işlerimizi, bazen de programlayarak. Aslında programlı hareket ettiğimizde daha huzurlu hissederiz kendimizi. Yani ben öyle hissediyorum.

Kâğıda dökmeden yaparız bazen programımızı, bazen de zihnimizde kurarız. Rabbim her şeyi bize emanet ettiği gibi zamanı da emanet etmiş. Her gün bizlere ihsan edilen bir sermaye zaman. Düşününce şöyle bi’ gerçekten çok kıymetli. Parayla alınmayan ve de geri getirilemeyen bi’ emanet bu. Böyle tefekkür edersek daha kıymetli oluyor sanırım.

Biz plan yaparız, işimizi programlarız. Fakat bizden öte bir kader programı var. Belki bizim programımız o kader defterinin cüz’i bir tecellisi. Elimize dua ve tevekkülü alarak hayır kapılarını açabilir, istiğfar ve tevbeyi esas alarak şerden uzak durabiliriz.

Şöyle de bir şey oluyor bazen Keçeli, her şeyi planlıyorsun fakat bi’ bakıyorsun ki bazen uymuşsun bazen uyamamışsın. Aklıma bir düstur geliyor; “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen de terk edilmez.” Yapılamayınca da dert edilmez. Hiçbirimiz dört dörtlük değiliz ki! Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

İşte ben de bazen planlı gelirim buralara, bazen uğrar gibi bi’ ara. Ama gelmeyi de ihmal etmemeye çalışırım, yani hemen yanlış anlama. Eveeet, gelelim asıl meselemize. Ya da gidelim mi desek daha doğru olur? Neyse neyse. Bugün tasavvuf büyüklerinden birine misafir oluyoruz. Hatta tasavvufun usul ve esaslarını tesbit ederek ortaya çıkışını sağlayan büyük sûfîlerden biri olur kendileri. Kim diye merak mı edersin? Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri…

Tasavvuf ve fıkıh yolunda kendini epeyce geliştiren Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, dayısı Serî es-Sakatî’den istifade etmiş. Tasavvufu, “Her şeyden alâkayı kesip Allah’la olmaktır” diye tarif edermiş. Eee, her zamanın ayrı bir yolu var. O zamanın Allah dostları Kur’ân ve imanla hizmet yoluna tasavvuf adını vermişler.

Şimdi sıkı tutun, gidiyoruz Bağdat diyarına. Onu nerede bulabiliriz acaba? Cemaatle namazı hiç kaçırmadığı söyleniyor, bi’ camiye mi gitsek? Gerçi namaz vaktine de varmış. Otuz kere yaya olarak hacca gittiği de söyleniyordu, sakın onlardan birine denk gelmiş olmayalım? Eyvaaah, bekle dur!

Neyse ki düşündüğümüz gibi değilmiş. Bak bulduk işte, yürüyor. Yanına bir zat-ı muhterem yaklaşıyor. Anlaşılan bizim göremediğimiz şeylerden bahsedecek ona.

-Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki, bu kadar öfkelenmiş olduğun hâlde, şeytan senden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?

İlginç, şeytanı mı görmüş yani? Kalp gözü açık olsa gerek. Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri ne diyecek bakalım…

-Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Bir kimse nefsi için kızınca şeytan ona musallat olur. Bizim kızmamız ise sırf Allah için olduğundan, şeytan bizden kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiçbir zaman kaçmaz.

İhlâs sırrını öyle massetmiş ki ruhuna, şeytanı kaçırır olmuş. İhlâsla ilgili şöyle diyor: “İhlâs, Allah ile kul arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan anlamaz ki bozsun.” Bu ince sırra erebilmek kolay olmasa gerek. Bediüzzaman Hazretleri boşu boşuna ihlâsla alâkalı 21. Lem’a’yı en az 15 günde bir okumamızı tavsiye etmiyor!

Rabbim bu sırra muvaffak olmayı bizlere nasip etsin. Âmin.

Fotoğraf kaynağı için: Tıklayınız.

 

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*