İnsan olmak… İnsana yüklenmiş ağır bir emanet olsa gerek. Ağır bir yük ama muvaffak olunduğu zaman mükâfatı da büyük olan bir emanet. İnsaniyetin gereği olan bazı hâller vardır; insanın insana takınması gereken. Bunlardan biri de hiç şüphesiz ki “hoşgörü”dür. Biz de Genç Yorum Dergisi olarak bu ay kapak konumuza bu meseleyi aldık ve bu konuda gençlerimizin fikirlerini merak ettik. Onlara “Hoşgörü deyince ne anlıyorsunuz? Hoşgörülü bir insan mısınız? Neleri hoş görür, neleri hoş görmezsiniz? Çevrenizdeki insanların, toplumun hoşgörü seviyesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Hoşgörüsüzlüğün sebepleri neler olabilir?” sorularını yönelttik. İşte aldığımız cevaplar…
Keyifli ve istifadeli okumalar…
Ali Eren Onay
Lise 3 / Kocaeli

Hoşgörü herhangi bir olumsuz durumu veya davranışı art niyet düşünmeden ve anlayışla karşılayabilmektir.
Burada en güzel ölçüt ise önyargıdan uzaklaşmaktır. Çünkü önyargı hoşgörüyü zedeler.
Yunus Emre gibi “yaratılanı Yaradandan ötürü sevmek” gerekir. Bu da hoşgörüyle gerçekleştirilir.
Hoşgörülü olmaya gayret ediyorum ama kendi nazarımla baktığımda bunu ne kadar anlarım bilemiyorum. Buna belki de çevrem karar vermeli…
Eğer yapılan davranış herhangi bir bireye saygısızlık veya art niyetli düşünce olarak nitelendirilebiliyorsa ben bu tür davranışların kesinlikle hoş görülmemesi taraftarıyım. Mesela karşıt fikirdeki iki bireyin birbirinin fikrine saygı duymaması bence hoşgörülü bir davranış değildir. Farklı fikirleri zenginlik olarak görüyorum. Fakat bireylerin birbirine karşı saygılı olması ve bir diğerinin yetersiz kaldığı durumda diğerinin ona destek çıkması hoşgörülü bir davranış olarak değerlendirilebilir.
Hoşgörü, toplum yaşamını huzurlu bir biçimde sürdürmek için her bireyde olması gereken bir özellik. Ama çevremde tanık olduğum kadarıyla hoşgörülü olma konusunda genç nesil olarak pek iyi sayılmayız. Özellikle, dijital dünyada da bir kişiliğimiz olduğunu düşününce…
Aslında ailelere çok fazla yük yüklemek istemem ama hoşgörülü bir birey olma özelliği, kişiye büyük çoğunlukla ailesinden geçer. Sonuçta hayatımıza ailemizden gördüklerimizi taklit ederek başlıyoruz. Bu yüzden ailenin çevreye karşı olumlu tutumu, bireyin hoşgörü düzeyini etkileyen önemli bir etmen. Ayrıca istesek de istemesek de –birçoğunun kaynağı yurt dışı olan- izlediğimiz filmler-diziler, okuduğumuz kitaplar, takıldığımız sosyal medya içerikleri, bizi, kültürümüzden uzak bir şekilde hoşgörülü olmayan davranışlar sergilemeye itmesinden de kaynaklandığını düşünüyorum.
Ayşegül Erdem
Hacette Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi/Hemşire
Hoşgörü deyince aklıma müsamaha, tolerans, iyi karşılamak gibi tanımlar geliyor. Aslında hoşgörü kavramı evensel ahlâkî bir kavramdır. İnsan ve toplumu oluşturan temel unsurlardan biridir.
Hoşgörülü olmaya çalışan bir insanım. İnsanı oluşturan temel ahlâkî yapının içerisinde hoşgörünün de olması gerekiyor. Bundan dolayı benim hayatımda da hoşgörü merkez noktadadır. Sosyal hayatımızda her birimizin farklı rolleri vardır. Bu roller arasındaki denge ve uyum ancak hoşgörü ile sağlanabilir. Bediüzzaman Hazretleri; “İnsan küçük bir âlemdir” der. Bu âlemlerin her birinin düşünceleri, inançları, davranış ve tutumları farklıdır. Bu farklılıklar yenilikler ve güzellikler oluşturarak dostane bir yaşama zemin hazırlar. Aksi halde âlemlerin çatışmalarına maruz kalarak yaşanılmaz bir kargaşa içerisine düşeriz. Bu kargaşaya düşmemek için Bediüzzaman Hazretlerinin şu vecizesi bana yol gösterici oluyor: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Dışardan gördüğümüz hadiseleri güzel görüp aldığımızda, hoş karşıladığımızda bunlar bizde hoş düşüncelere sebep olur ve hoş düşünceler de ahlâkî yapımızı güzelleştirip bizi hayattan lezzet alacak bir hale getirir. Özetle hadiseleri hoş görmeli!
Sevgili Peygamberimiz (asm) neleri hayatında hoşgördüyse ben de onları hoş görmeye çalışıyorum, neleri hoş görmediyse ben de onları hoş görmüyorum. İşte bu yüzden Kur’an ve Sünneti en iyi yaşayan Peygamber Efendimiz (asm) bu konuda bize örnek ve önder olmuştur. Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şerifinde “Hoş gör ki hoş görülesin” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifinde ise “Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” demiştir. Bu hadisler Peygamberimizin (asm) hoşgörüye yaklaşımını bize gösterir. Peygamber Efendimiz (asm) Sahabeleriyle, ehl-i kitapla, müşriklerle ve münafıklarla bir ömür geçirmiştir ve onun (asm) geçirdiği bu ömür içerisinde güzel ahlâkı ve hoş görmesi sayesinde birçok insan kendi isteğiyle iman etmiştir ve ondan (asm) kimsenin gönlü incinmemiştir. Peygamber Efendimiz (asm) rıfk yani yumuşak huyluluk sahibiydi. Toparlamak gerekirse ahlâkımızı ve inancımızı zedelemeyecek, dinimizin güzel gördüklerini hoş görmeliyiz. Ahlâkî bozukluğa sebep olacak, imanımızı zedeleyecek fiil ve davranışlara ise müsamaha göstermemeli, hoş görmemeliyiz. Unutmamalıyız ki her insan bir nefis taşır ve günaha düşebilir. Günah işlesek dahi o günahı hoş görmememeliyiz.
Hoşgörü seviyeleri etkiye tepki mekanizması ile çalışır. Yani kişi nasıl tepki veriyorsa karşıdaki de ona benzer reaksiyon gösterir. Örneğin; “Üzüm üzüme baka baka kararır” ya da “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” gibi söylemlerden de anlaşıldığı üzere toplumda sürekli bir etkileşim ve sirayet hali söz konusudur. Toplumun en küçük yapısı olan bireyden neşet eden güzel hal, hoşgörü yavaş yavaş topluma sirayet eder. Böylece kendilerini ihya ve inşa eden bireyler toplumu da kolaylıkla ihya ve inşa ederler.
Hoşgörüsüzlüğün sebepleri şunlar olabilir:
√ Kişinin ahlâkını güzelleştirmek ve olgunluğa eriştirmek gibi bir çabasının olmaması
√ Bencillik
√ Egoizm
√ Tarafgirlik
√ Irkçılık, kavmiyetçilik gibi ayrıştırıcı tutumlar
√ Kin, nefret gibi doğru ve sağlıklı düşünceyi ketleyen duygular
Tümünü açıklamak gerekirse insanın özüne iki çekirdek derc edilmiştir: Şecere-i Tuba ve şecere-i zakkum. İnsan hangisini sularsa o çekirdek neşv ü nema bulur. O çekirdeğin meyveleri insanın davranış ve tutumlarına yansır. Yukarıda belirttiğim örnekler de şecere-i zakkumun beslenmesiyle açığa çıkan hoşgörüsüzlük örnekleridir.
Biz gençler olarak şecere-i tubayı neşv ü nemalandırıp güzel ahlâkla ahlâklanmalıyız.
“Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir: 72) diye duada bulunmalıyız.
Ahmet Bünyamin Gündoğan
Lise-4 / Kayseri

Hoşgörü dendiğinde kafamda canlanan ilk şey: Farklılıklara duyulması gereken saygı. Farklılıklar ve acziyet, insanoğlu fıtratının bir parçası olmasından ötürü farklılıklara duyulması gereken hoşgörü de bir gereklilik hatta zarurettir. Malum seçimler de yaklaşmışken size birazcık içimi dökeyim:
Eş dost, konu komşu; hepsinin arasında çekingen bir soru, “Tercihini hangi yönde kullanacaksın?” Verilecek cevap belki 3 belki 2 harfli bir cevap. Ardından gelen “Vay gadasını aldığım vay!” şeklinde tepkiler veyahut vatan haini ilan etmeler…
Maalesef durumumuz böyle. Ben bir sosyolog değilim. Olmayı da düşünmüyorum. Kendi çözüm yolumu, bazen çevrem tarafından vatan haini ilan edilme pahasına tecrübe etmiş olsam da buldum. Sormak bir yana soranlara da cevap vermiyorum.
Önümüzdeki yıllarda bu konu üzerine çokça düşüneceğim aşikâr. Belki ileride Türkiye siyasetine dair düşüncelerim değişebilir. Bu konuda hoş gördüğüm şey, halkımızın gördükleri ve öğrendikleriyle hareket etmekte gerçekten hür oldukları ve hoş görülmeleri gerektiğidir. Ben de özellikle bu konuda çevreme hoşgörülü olmaya çalışıyorum.
Yazmaya başlarken neden bu soru diye düşünüyordum ama kabul etmeliyim ki hoşgörü istişare edilmesi gereken önemli bir mesele imiş.
Bu hoşgörüsüzlüğün nedenlerine inersek, eğitimsizlik olduğunu söyleyip kolayca işin içinde sıyrılabilirim. Sorumluluğu da sisteme yıkıp bir kenara çekilmek gerçekten iştahımı kabartıyor. Yapacağımız bir şeyler olmalı.
Hoşgörü bir tebessümle başlar. Saygıyla, sevgiyle başlayan bu hoşgörü yolculuğu yüzümüzde bir tebessümle ilerleyerek nihayete erdirebilir. En büyük derdimiz hatta Radyoloji profesörü Ömer Önbaş’ın da dediği gibi toplumsal bir kanser çeşidi olan adâveti bu şekilde yenebiliriz. Kansere bıçakla müdahale edilmediği gibi adâvete de silahla müdahale edilmemeli. Nasıl ki kanser moralle tedavi ediliyorsa adâvet de hoşgörü ile tedavi edilebilir.
Esmanur Erdem
Düzce Üniversitesi/Bilgisayar Mühendisliği
Hoşgörü, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere, sabırla, tarafsız, yargılamadan yapılan bir yaklaşım biçimidir. Hepimiz aynı dünyada benzer olayları yaşayarak deneyimliyoruz. Bu yaşantıları kendi değerlendirme süzgecimizden süzdükten sonra da bu yaşantılara yönelik yargılara varıyoruz. Bu değerlendirme süreci herkeste aynı işleseydi her birimiz aynı düşünür, aynı hareket eder yani robotlaşırdık. Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şerifinde “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.” buyurmaktadır. Herkesin bir kalıba, bir mizaca girmesi mümkün değildir. Bu yüzden, İslam farklı mizaç ve fıtratta olan insanları bir kalıbın içine girmeye zorlamamış, bilakis herkese uygun yolları ve meslekleri içtihat yolu ile sunmuştur. Yani aynı olayı yaşayan iki ayrı insan ayrı sonuçlar çıkarabilir, ayrı duygulara kapılabilir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir.’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir.’ demeye hakkın yoktur.” der.
Bizim düsturumuz Üstadımızdan aldığımız dersle, Müslümanlar içinde hak olan farklı meslek ve meşreb sahiplerinin kardeşlik ve birlik manasını bozacak adımlardan ve davranışlardan kaçınılması gerektiğidir. İnsan, fıtraten kendine uygun olan fikri ya da meslek ve meşrebi ciddi sever ve onun değer görmesini ister. Bu da hakkıdır. Kimse sevme ya da değer verme diyemez, dese fıtrata zıt olur. Ama kişinin kendi meslek ve meşrebini sevmesi ve değer vermesi, başka fikir ve görüşleri inkâr etmesini ya da kötülemesini gerektirmez. Başkalarını kötülemeden de kendi fikrini sevip değer verebilir.
Toplumsa şu an bu yaklaşımdan oldukça uzaktadır. Fıtrata zıt hareket edip kendinden olanı benimseyip, olmayanın ise fikrini tamamıyla yok saymaktadır. Bu da toplumu kutuplaştırmaktadır.
Risale-i Nur’da 22. Mektup’ta hoşgörüyü tekrardan inşa etme reçetesi olarak;
“Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… Bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… Bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… Ona kadar bir, bir.” denir.
Yine Risale-i Nur’da, “Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyet’in mizacıdır, rabıtasıdır.” denilmiştir.
Madem biz muhabbetle yaratılmış ve muhabbetle kuşatılmışız; dostluk, kardeşlik, saygı ve hoşgörü ile bağlarımızı güçlendirelim. Bunca bir bir bir’ler var iken birbirimizin ıslahına çalışıp hem dünya hem ahiretimiz için dua edip birlik ve beraberlik içinde bir hayat sürelim.

İlk yorumu siz yazın