Zalimler aynı millete mensuptur

“Sabredenleri müjdele. O sabredenler ki, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine ona döneceğiz.’ derler.”1

Duygu, bir insanın düşüncelerine ve fiillerine en hızlı nüfuz eden ve o düşünce ve eylemleri en fazla değiştirme gücüne sahip hassemizdir. Duygu sorumluluktur. Hissetmeye başladığın anda hiçbir şey eskisi gibi olmaz artık. Her yeni duygu yeni bir değişim ve dönüşüm sürecini başlatır insanda.

Okudukları karşısında duygularını ve vicdanını duyabilme cesaretini gösterenler, duyduklarının ruhlarında oluşturacağı değişim ve dönüşüm sürecine izin verebilecek olanlar bu yazının/röportajın muhataplarıdır. “Ama” ile başlayan cümleleri bitmeyenler, siyaset gözlüğünü bir an olsun çıkaramayanlar, ırkçı zihniyetlerden sıyrılamayanlar, insana etiketlerinden bağımsız yalnızca insan gözüyle bakamayanlar, genelleyerek konuşmaya bayılanlar değil.

Sizleri benim için çok kıymetli iki şahsiyet ile tanıştırmak istiyorum; Beyan ve Seyyid. Ama öncelikle benim onlarla tanışma hikayemden bahsetmem gerekir. İnsan denilen varlığın her birinin biricik olan hikayesi her zaman ilgimi çekmiştir. Bu merak ediş magazinsel bir boyutta değil, yanlış anlamayın lütfen. Anlamsal boyutta. Yani “Şuan varlığıyla tam olarak karşımda duran bu kişiyi o kişi yapan unsurlar nelerdir?” gibi sorular hep kafamın bir yanında duruyor.

Yıllardır aynı sınıfta, aynı sıralarda oturduğumuz halde o kadar geç kalmış bir zamanda bir gün arkadaşım Beyan’a dönüp “Çocukluğunuz nasıl geçti, nasıl bir çocuktun?” diye sordum. Sorduğum sorunun ardından gelen cevaplar ile artık eski ben olmamın imkânsız olduğu bir sürece girdiğimi hissediyordum. Arkadaşlarım Seyyid ve Beyan, çocukluklarının en güzel yıllarını Suriye Savaşı’nda bomba sesleri arasında oyun oynayarak geçirmek zorunda kalmış; farklı hayat ve hayalleri olan iki çocuktu.

Tamam tamam, biliyorum bunlar bildiğiniz hikayeler. Ancak insanların acılarını ekranlardan izleyip bir dahaki izlemeye daha dehşet verici bir görüntü ile uyarılmadığımız sürece, izlediğimiz acıların normalleştiği sanal dünyadan çok daha farklıymış meğer gerçek dünya ve gerçek bir insan.

Yaşananların benim suçum olmayışı, yaşananların etkisini hafifletebilecek belki sadece konuşulabilecek bir dayanak olma sorumluluğumu, kardeşlik sorumluluğumu üzerimden atmıyordu. Ama bizim hiç buradan bakmamıza izin verilmemişti ki. Çocukluğumuzdan beri siyaset, medya, haberler, ülkede yaşananlar, genellemeler ile bizler afakta boğulmuştuk ve işte sonuç buydu. On yılı aşkın Türkiye’de yaşayan arkadaşıma, ne yaşadığı ilk defa ama ilk defa yirmi dört yaşına geldiğinde sorulmuştu. O, konuşmadan kalkınca tek hissettiğim mahcubiyet ile karışık bir şaşkınlık duygusuydu.

Genellemek en kolayıydı ya da üzerinde düşünmemek. “Bir masumun hakkı, yüz caniye feda edilmez” İslamiyet’in en esas kanunu iken, çoğu zaman fikir dünyamızda yaptığımız genellemeler ile bir câni yüzünden binler masumun hakkını feda etmiş olmuyor muyduk? Çünkü tanımayınca genellemek kolaydır. Tanıdıkça genellemek zorlaşır. İşte insanın en zalim ve en cahil tarafı da karşısındakini kendi gördükleri, duydukları ve bildiklerinden ibaret sanmaktır.

Bu röportajın esas maksadı da insanların “sandığımız kişiler” olduğu yanılsamasından çıkarak, çevremizdeki insanların yaşadıklarına ve onları oluşturan unsurlara bir kulak vermeye vesile olmaktır. Bunu yaptığınızda göreceksiniz ki büyük ruhlar ve büyük dersler, ulviîduygular çok uzaklarda değil. Şimdi röportaja başlayabiliriz:

Bize kendini tanıtır mısın?

Selamünaleyküm ben Seyyid. Suriyeliyim, İdlib’in ilçesinden geldim. Geniş ailem ve çekirdek ailem dağılmış durumda. Aslında biz İdlib/Sarakib şehrinde yaşıyorduk. 2019’da savaş nedeniyle şehrimiz boşaltıldı. Bütün mallarımızı orada bıraktık. Henüz şehrimize dönemedik. Babam ve annem İdlib’de merkezde yaşıyorlar ve doktor olarak çalışıyorlar. İki kardeşim var; bir kız ve bir erkek. Ben en büyükleriyim. Kız kardeşim Antep’te yaşıyor, erkek kardeşim Suriye’de. Ben de şu an Türkiye’deyim.

Suriye Savaşı başladığında kaç yaşlarındaydın? Şu an yirmili yaşlarında biri olarak o yaştaki kendini nasıl görüyorsun?

Savaş, ben on iki yaşımdayken başladı. O yaşımı hatırladığımda birçok hayal ve hedef görüyordum, geleceğe dair planlar yapıyordum. Ama ne yazık ki hepsi zamanla yıkılıp yok olmaya başladı. Kişiliğim bile değişti. Ben toprağına bağlı bir çocuktum ya da o belli inançları olan çocuktum. Savaşla birlikte hepsi değişti, başka bir şeye dönüştü. İnsanın kişiliği, etrafındaki mekânın sonucudur derler. Ve bu doğrudur. Karakterim adaletsizliği yaşadığım bir yerin sonucuydu.

Artık televizyondaki günlük haberler umurumda değil, insani konuları eskiden önemsediğim gibi önemsemiyorum artık. Nedenini bilmiyorum, belki de bu kadar zulümden bıktığımız için. Belki de bu dünyanın bize yönelik iftiralara, ırkçılığa karşı sessiz kalmasının bir sonucu. Mesela Gazze’deki olayları, ölü sayısını gördüğümde bu benim için normal bir şeydi. Sanki alışmıştım bu manzaraya. Ben pek etkilenmedim, belki de onlara kimsenin yardım etmeyeceğini, Allah’tan başka yardımcılarının olmadığını bildiğim için.

Bu, olumlu mu olumsuz mu bilmiyorum ama olumsuz olarak değerlendireceğim. Olumlu tarafı; artık insanları ırklarına ve ülkelerine göre ayıran, düşünüşü sınırlı bir çocuk değilim. Çok kültürlü oldum (Savaş nedeniyle sık sık yerimi değiştirdiğim için). Türkiye’ye göç etmem bana İngilizcenin yanı sıra üçüncü bir dil ve kültür kazandırdı. Farkındalığım daha da arttı ve dünyaya daha geniş bir perspektiften bakmaya başladım. Sevdiği insanların bombalanması, tutuklanması ve öldürülmesi gibi olayları yaşayan bir çocuğun psikolojisi kötü bir duruma gelir. O çocuk ruhu ilgisiz ve taş kalpli hale gelir.

Hayat onun için önemsizleşir, ölümün her an gelebileceğini, hayatın geçici olduğunu anlar. Bu hayatın mükemmel olmadığını anlar. O sadece partilere gitmek için yaratılmadı, en iyi eve ve en iyi arabaya sahip olmak için yaratılmadı. Hayat onun için maddiyattan çok daha fazlası olur. Çünkü her şey geçicidir; eviniz, şehriniz, ülkeniz, aileniz, arkadaşlarınız bile gelip geçicidir.

Cebrail’in Peygambere (asm) dediği gibi: “Ey Muhammed, dilediğin kadar yaşa! Sonunda öleceksin! Dilediğini sev, bir gün ondan ayrılacaksın. İstediğini yap, sonunda mutlaka karşılığını göreceksin. Şunu iyi bil ki mü’minin şerefi gece namaza kalkmaktır. İzzeti ise, insanlardan istememek.”

Şu anki sen, karşında on iki yaşındaki seni görseydin ona neler söylemek isterdin?

Çok ama çok şey söylemek isterdim. Ama özetleyecek olursam: Ailenle tek bir çatı altında buluşmak kimsenin tarif edemeyeceği bir nimettir. O yüzden bundan yararlan ve her anın kıymetini bil. Çünkü onları terk edeceksin. Her arkadaşını ve seni üzen her insanı affet, çünkü onları bir daha asla göremeyeceksin. Daha çok çalış ve çalış.

Yürüdüğüm hiçbir sokak, namaz kıldığım hiçbir cami, yattığım hiçbir yatak, suladığım hiçbir ağaç, komşumuzdan gelen hiçbir selam… Evet, bu kadar basit şeyler ama hiçbiri bir daha asla tekrarlanmayacak. Sırf sokağımızda yürümek, evimizi görmek için milyonlarca lirayı ödemekten çekinmezdim.

Tüm bu yaşananların karakterin üzerinde nasıl bir etkisi oldu, savaş dönemi Allah ile nasıl bir bağın vardı?

Kişilik düzeyinde büyük bir etkisi var. Ben doğal olarak sessiz bir insanım ve duygularımı her zaman göstermiyorum. Savaş, kişiliğimin şekillenmesine katkıda bulundu. Sabrım iki katına çıktı. Gelecekten korkmak artık normal ve önemsiz bir şey haline geldi. Kişiliğimde geçmişe özlem ve onu yeniden yaşama isteği hâkim ama bu maalesef mümkün değil. Savaş, insanlara zor inanan biri olmama neden oldu. Dünyaya ve insanlara olan güvenim zayıfladı, bu da sosyal hayatı etkiliyor. Kötü olaylara üzülmek zorlaştı, bir insanın ölümüne ağlamak zorlaştı. Teyzem ve büyükannem öldü, ne ağladım ne de üzüldüm. Belki de ölümü görmeye alıştığımdandır. Ailemin başına gelen her musibette diyorum ki; evimizi, ülkemizi kaybetmekten daha büyük bir musibet mi var? Olumsuzluklarla ilgilenmeyen, basit de olsa olumlu olan her şeye sevinen, neşeli bir insan oldum.

Bir de Türkiye’ye geldiğimde Gaziantep’te oturmuştum ve yakınlarda bir havaalanı vardı. Suriye’de her gün maruz kaldığımız uçak saldırıları nedeniyle ne zaman uçak sesi duysam kalbim hızla çarpar ve saklanmaya çalışırdım. Ama zamanla bu fobiyi yendim.

Düşen uçaklar değil, her gün şehrimize bomba yağdıran uçaklar vardı. Evet abartmıyorum, her gün bir uçak gelip şehri bombalıyordu ve ben bunu kendi gözlerimle izliyordum. Her iki günde bir, biri öldürülüyordu. Ben dahil, insanlar ölüm görmeye alıştılar. İnsanlar Allah’a daha imanlı ve bağlı oldular. Camiler insanlarla doldu. Eskiden sadece bu dünyayı düşünen insanlar, ahirete bağlandılar. Savaş, dinimizin dayandığı ilkelerin değerini anlamamı sağladı. Bu ilkeleri uygulamamak her zaman için haksızlıklara sebep olacaktır. Ben de diğer insanlar gibi iki namaz arasında ölebilirim diye günlük namazlarımın beşini kılmaya başladım…

Seni çok etkileyen ve bizimle paylaşmak istediğin bir olay var mı?

Pek çok olay var. Ama benim için üzücü ve korkutucu olan üç olayı asla unutamıyorum.

İlk olay: Babam hastanede çalıştığı için ordu onu hapse attı. Hayatımda ilk kez yetimlik hissini yaşadım. Annem sürekli ağlıyordu. Küçük kardeşim ve kız kardeşim duruma alışmaya çalışıyorlardı. Herkesi sakinleştirmeye, teselli etmeye çalışıyordum. Çünkü ben en büyük kardeştim. Ama derinlerde geleceğe dair yoğun bir korku ve üzüntü vardı. Yanan bir ülkenin ortasında bütün bir ailenin sorumluluğunu üstleneceğime dair bir korku vardı. Daha sonra kardeşimi de alıp Kur’ân ezberlemek için camiye gittik. Kur’ân âdeta bir ilaçtı, artık kendimizi yetim gibi hissetmiyorduk. Caminin imamı bize hep babamızmış gibi davrandı, bizi teselli etti. O imamı her zaman hatırlayacağım… Babam üç ay cezaevinde kaldı, hapishanede çok işkence gördükten sonra çıktı. Bir ay daha yetim kalmadığım için Allah’a şükürler olsun. Bu üç ay cehennem gibi geçmişti. Babam serbest bırakılmasaydı hayatımın şimdiki gibi olmayacağını tahmin etmek güç değil.

İkinci olay: Bir gece ben içerideydim, kardeşlerim evin önünde oynuyorlardı. Birden etraf gündüz gibi aydınlandı ve ev deprem oluyormuş gibi sallanmaya başladı. Her şey düşüyor ve kırılıyordu. Hayatımda hiç duymadığım, çok korkunç bir ses geldi. Yüksek ve korkutucu bir ses. Komşumuzun evine roket düştüğünü fark edince kardeşlerimi kontrol etmek için koştum ama gökten yağmur gibi taşlar yağmaya başladı. Hızlı bir şekilde kardeşlerimi evin içine soktum. Her şey o kadar hızlı ve korkunç bir şekilde oldu ki, üzerime düşen bir taş yüzünden yüzümden kan aktığını fark etmedim. Çok korkutucu bir olaydı. Kardeşlerim için korkuyordum, onlar gözümün önünde ölmüş olmasın diye. Allah göstermesin. Kardeşlerim sağlıklı olduğu için her gün Allah’a şükrediyorum.

Üçüncü olay: Bir gün kapımızın yüksek sesle çalındığını duydum. Babamın sesiydi: Aç kapıyı!

Kapıyı açtım, annem ve babam kanlar içerisindeydi. Yüzleri solgundu, annem ağlıyordu. “Ne oldu?” dedim. Dediler ki: “Çalıştığımız hastaneyi vurdular, sağlık personelinin yarısı şehit oldu. Biz kaçtık.” Onları içeriye aldım, bir saat boyunca sessiz bir şekilde oturduk. Anne-babamı öyle görmek yüreğimi parçalıyordu.

O zamanlarda seni ayakta tutan bir hedefin var mıydı, doktor olmayı ister miydin?

Maalesef bulunduğumuz coğrafyada sadece tıp eğitimi tercihi var. Çünkü bizim bölgemizde insana yakışır bir hayat kazandıran tek meslek doktorluk işi. Bu nedenle ailem hep benim tıp okumamı istedi. Gelecekte haksızlığa uğramamam için. Doğduğumdan beri ailemden -annem ve babam doktor olduğu için- doktor olacağıma dair sözler duydum. Onlar benim eğitim alabilmem için ellerinden geleni yapıyorlardı. Tıp hariç başka bir şey düşünmedim.

Ama amacım her zaman ailesine yardım edecek bir doktor olmak. Annem-babam yaşlı ve ben en büyük kardeşim. Her zaman onlara yardımcı olmak, onların rahatını sağlamak istedim. Ancak savaş koşulları buna pek imkan vermedi. Suriye’de üniversitelerin hükümetin yanında olması nedeniyle okuyamadım. Türkiye’ye gelip Türk üniversitelerine yerleşmek için birçok sınava girdim. Yabancı öğrenciler için kontenjan azlığı ve tıbbî kontenjanlar için büyük rekabet nedeniyle bu kolay olmadı. Ailemin ve hocalarımın desteği sayesinde başardım Allah’a şükür ve buradayım.

Filistin’de yaşanan tüm bu zulümleri nasıl değerlendiriyorsun?

Filistinli çocukların yaşadığı zulüm çok dehşetli. Çünkü kaçacakları bir ülke yok. Tüm yiyecek ve içecekleri düşmanlarının elinde. Bombalar altında yetişmiş bir çocuk olarak şunu söyleyeceğim: Zalimler aynı millete mensuptur. Tabiatları aynıdır; aileleri korkutmak için çocukları öldürürler, hastaları korkutmak için hastaneleri vururlar. Amaçlarına ulaşmak için her şeyi yaparlar.

Anne ve babasının nasıl öldürüldüğünü o yetim çocuğa her zaman anlatmalıyız, unutmamalı. Evinin nerede olduğunu ve memleketinin nasıl bir yer olduğunu, bir gün ona dönmesi gerektiğini anlatmalıyız. Ona Allah’tan başkasından yardım beklememesi gerektiğini, zalimin hükmünün sadece Allah’a ait olacağını anlatmalıyız. Ve son olarak; çocuğa zalim gibi olmamayı, zalime benzediği her noktada aynı zulme ortak olacağını öğretmeliyiz.

Dipnot:
1) Bakara Suresi, 155-156.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*