“Affetmek zorunda mıyım? Affetmek unutmak mıdır? Duygularıma söz geçiremiyorum, nasıl affedeceğim?” soruları üzerine fikir paylaşımında bulunmak istiyorum.
Affetmek, dünya üzerindeyken gerekli gördüğüm ve varılması gereken nokta olarak düşündüğüm bir eylemdir. Affetme yolunun uzunluğu sorun değil, ancak ne kadar erken olursa o kadar kalbî huzur vardır. İlk olarak söylemek istediğim; affetmek bize yapılanları onaylamak anlamına gelmiyor. Affetmek, sadece üzerimizdeki kötü etkileri, ağırlıkları bırakmamıza yardımcı oluyor. Affetmek, öfke ve intikam duygusunu artık beslememek anlamına geliyor.
Affetmeyi haksızlıklara veya incinmeye karşı fazla pasif bir eylem olarak yorumlayabiliyoruz. Yine affetmeyi, güçsüzlük belirtisi ya da adalet arayışından vazgeçmek olarak yorumlarsak yanlış bir yola gireriz. Çağımızda kendini ortaya koyan, kendinden katiyen taviz vermeyen insan figürü giderek baskın bir hâl almaya başladı. Bu yüzden affetmek, kendine karşı saygısızlık anlamına gelebiliyor, güçsüz hissettirebiliyor. Bu yüzden birçok kişi affetmek eylemine uzak bakıyor.
Affetmek, her şeyden önce anlamaktır. Affedebilmek, öğrenilebilen ve pratikle gerçekleştirilen bir eylem. Affedememek eylemi çoğunlukla, bile bile kötülük yapanlara karşı verdiğimiz tepkidir. Bilmeden yapılan kötülükleri affetmek nispeten daha kolaydır. Çünkü sebep şudur; bilmeden yapmış, niyeti kötü değilmiş. Ancak niyeti kötülük olan kişileri affetmek sıkıştığımız bir noktadır.
Bazı fikirlerinden yararlandığım eğitimci ve filozof André Comte Sponville, Büyük Erdemler Risalesi’nde affetmek için gereken şeyin bir duygu değil, fikir olduğunu söyler. Affetmek, akılla ilgili bir eylemdir. Çünkü duygularımızı silemeyiz, yok sayamayız. Ancak bu duyguları hafifletebilmek için aklımıza yatan bir gerekçeye ihtiyacımız var. Affetmek, anlamaktır aslında. Bize zarar veren kişinin neden böyle davrandığını anlamaktır. Ona hak vermek demek değildir, onun belli duyguların ve fikirlerin etkisinde davrandığını anlamaktır. Canımızı çok acıtan birini, hayat çerçevesinde anlamaya çalışmak zor bir eylem olsa da bunu yapmaya çalışmaktır. Sokrates; erdem bilgidir, hiç kimse bilerek kötülük yapmaz, öyleyse erdemsizlik bilgisizliktir demiştir. Eğer biri kötülük yapıyorsa erdemsizliğinden, bilgisizliğinden kötülük yapıyordur diyor.
Burada Peygamber Efendimiz’in (asm) sözü aklıma geliyor; “Bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı!..” Hiç kimse kendiliğinden yani özünden tamamen kötü değilse, onu kötü yapan etkenler olmalı. Ailede yetişme tarzı olabilir, çevresi olabilir, öğretileri olabilir… Aslında anlamak, bize kötülük yapan kişinin davranışını çok da özgürce seçmediğini fark etmek anlamına geliyor. Birini affedemediğimizde; başka türlü davranabilirdi deriz, bunu yapmayabilirdi deriz, şu kişi olsa bunu yapmazdı deriz, kıyas yaparız. Ama o kişinin başka türlü davranma imkânı olsa öyle davranırdı zaten. Ya da başkası olmuş olurdu. Buradan baktığımızda affetmek karşıdakine lütufta bulunmak değil, aksine insanın kendini ve başkalarını anlamasıyla ilgili bir süreç. Bizi ilgilendiren bir süreç. Yoksa karşı taraf değişmiyor çoğunlukla, biz anlamayı seçiyoruz.
Bazen karşımızdaki af dileyip, ağzıyla kuş tutsa da eğer biz istemiyorsak asla affedemeyiz. Ama bir başka zaman bir başka kişiyi de affedebilmek için milyon tane affetme bahanesi bulabiliriz kendimize. Tam da bu sebeple affetmek, bizim irademizdir. Affetmek; “İnsandır, hata yapabilir” demeye giden süreçtir. “Kötülüğünden yaptı” demek yerine; davranışın altındaki nedenleri anlamak, affetmenin önündeki en önemli adımdır. Davranışı onun çerçevesince, hayat süreçlerince incelemek kıymetli.
Denir ya; beni anlamak için önce benim ayakkabılarımı giy, benim geçtiğim yollardan geç, sonra beni yargıla. Aynı bu misal; onun süreçleri içerisinde onu değerlendirmek, affetmenin ilk adımıdır. Affetmek; hatayı-yanlışı normalleştirmek değil, ama bu hataya- kötülüğe düştüğü için o insana kin beslemeyi bırakmak anlamına geliyor. Affetmek, unutmak da demek değildir.
Seanslarımda danışanlarımı incelediğimde; kimi çok uç konuları bile affediyor, hayatına devam ediyor. Kimi, kendinin ifadesiyle “küçük bir hatayı dahi” affetmez, yasaklar ve sınırlar koyar kendine. Affeden danışanlarımı anlamak için dikkat kesiliyorum, bazen hakkını helal etmiyor ama birlikte yaşayabiliyor, öfkeli değil, alacaklı değil… Bazen hakkını helal ediyor, onu da anlıyorum diyor, onun bakışıyla bakıyor. Acısı geçiyor diyor, iyi ki alışmak var diyor, affetmesem ne olacak diyor, hayatıma devam edemem kendimi yiyip, bitiririm diyor. Ve nihayetinde bu danışanlarımı hayatından memnun görüyorum. Olumsuz anıların ve kişilerin geçip gitmesine izin veriyor ve günün sonunda durumundan memnun insanlar oluyorlar.
Affedemeyenler ise koyduğu engeller, sınırlar sebebiyle hayatlarına devam edemiyor, memnun olamıyor esasında. “Ben kendime bunu yaptırtmam” cümlesinin bayrağını sallayarak hayatı ıskalıyor. Halbuki biz insandık, kötülüğü yapan da bir insandı… Ben de hata potansiyelliyim, o da… Hem hataları affedip devam edenlerin günahlarını da ben affederim diyor, rahmetim gazabımı geçmiştir diyen Allah. Bunu teşvik ediyor. Hem de zorla değil, güzellikle. Kul hakkını muhafaza etmekle birlikte, affedersen daha çoğu var kulum diyor. Yaratan bunu diyorsa, mutlaka affetmekte hayır vardır. Hem burada hem ahirette…

İlk yorumu siz yazın