Arap göçebe kabilelerinde sanatsal bir eylem ortaya koymak zordur. Eski Mısır ve Yunan medeniyetlerindeki gibi muhteşem heykel ve resimler yapmak için gereken zaman ve imkânlar hemen hemen hiç yoktu. Bununla birlikte insanda mevcut olan güzelliği aramaya dönük arzu, çöl kumları tarafından yok edilmiş değildi. Yerini yeni bir biçim almıştı: Dil. Arapçanın bizatihi kendisi bir sanatsal ifade biçimidir ve bu özelliğiyle de muhtemelen dünyada bulunan diğer dillerden daha ileri düzeydedir. (Kayıp İslâm Tarihi)
Dilin yaşadığı ve geliştiği en yüksek alanlar şiir mekânlarıdır. Şairleri okumakla dilin geldiği yer bulunabilir. Ya da dilin beşiği şiirdir, denebilir. Kelimeler burada hayata giriş yapar. Cemal Süreya; “Yunus’un Türkçesi, Türkçenin süt dişleridir” demiştir. Bugün Türkçe içinde Yunus Emre’nin değerini anlatan daha güzel bir ifade az bulunur. Bu durumda Yunus’un sesinden ve sözünden süt emmemiş bir güzel deyiş yok gibidir.
Müzik de dille birlikte yaşar ya da ölür. Müzikal deyiş, müzikal ifade, bunlar basit metaforlardan ibaret değildir. Öte yandan; müzik, dille özdeş görülemez. Benzerlik; temelde olan, fakat belirsiz bir şeye işaret eder. Açık seçik bir benzerlik olduğunu sanan epeyce yanlış bir yol tutmuş demektir.
Müzik; yalnızca sesler olmanın ötesine geçen, birbirine mantıksal bir biçimde bağlı seslerin zamansal sıralanışı olması anlamında dili andırır. Bu sesler bir şey söyler ve söyledikleri şey genellikle insanîdir. Müzik ne kadar iyiyse, sesler bu şeyi o kadar güçlü söyler. Seslerin sıralanışı mantığa benzetilebilir. Yanlış ya da doğru olabilir. Fakat söylenmiş olan şey, müzikten koparılamaz. Müzik göstergebilimsel bir sistem yapamaz. Dile benzerliği; bütün eserden, anlamlı seslerin örgütlü olarak bağlanmasından, tek bir sese, en küçük varlığın eşiği olarak notaya, saf ifade aracına kadar uzanır. Bu analoji, seslerin örgütlü olarak birbirine bağlanmasının ötesine geçerek yapılara kadar genişler. Birçok müzikal hareket deyimi konuşmadan çıkarılmıştır. Beethoven, Opus 33’teki bagatelle’lerden birinin parlando çalınmasını istediğinde, tek yaptığı müziğin evrensel karakteristiği olan bir şeyi açığa çıkarmaktır.
Müziğin dili, yönelmişliğin dilinden oldukça farklıdır. Onun teolojik bir boyutu vardır. Söylemesi gerekeni, eşzamanlı olarak açığa vurur ve gizler. İdesi, şekil verilmiş Tanrısal Ad’dır. Mitten arındırılmış, etkili büyüden kurtulmuş duadır. Anlamları iletmeye değil, Ad’ı canlandırmaya yönelik, her zamanki gibi başarısızlığa yazgılı insanî çabadır.
Müziğin dille benzerliği, onun kendisini dilden uzaklaştırmasıyla gerçekleşir. (Theodor Adorno Cogito, Sayı 36)
“Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyif için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü, bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticâlî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müthiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O, ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, takip ettiğim yol, akıl ile kalp arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalpten akla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur’ân güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi.” (Mesnevî-i Nuriye)
Bir de huruf-u mukattaa denilen Kur’ân’ın kodlaması (bazı surelerin başlarında) var ki, en son sınırı belirliyor. İnsanı hayretten acze düşürüp, kudrete secde ettiriyor.1
Fıkıh usulcüleri derler ki: “Dile olan güven kaybolursa, din de güvenilmez hâle gelir.”
Kur’ân’ın en büyük mucizelerinden biri nazmında tecelli eder. Soru cevap şeklinde yöntemi bu notlarda görmek mümkün. Dil üzerinden, harflerin bulunuşu, kullanılışı, anlam ilişkileri, Kur’ân’ı anlarken ve anlatırken dili de öğreniyoruz.
Dil başka türlü de konuşma veya yazı dışarısında gelişebilir mi? Zihinle anlaşma, telepati yoluyla? Kalp gözü, kalp sesi, kalpten kalbe bir yol gibi, başka yollar var mı? Ses, söz, müzik ya da yazı dışında? Velilerin aralarında olan konuşmalar gibi… Bazı büyük zatlar saatlerce karşılıklı dururlar, hiç konuşmazlar ancak birbirilerine çok şeyler anlatırlarmış.
Bediüzzaman’ın bir özelliği, zamana mahsus bir bilim yapma karakterini de benzeştirir. Buna göre; eğer bir şey yer yüzeyinde bir kez olsun gerçekleşmişse bu tekrar edilebilir. Bediüzzaman bunu peygamber mucizelerine kadar vardırır. Her bir mucize tekrar edilebilir. “Sen de çalış, yapabilirsin” der.
Vahiy saf dildir. İnsanlar, dili kültür vasıtasıyla değiştirir. Uyumu toplumsal gelişmenin kaynağı yapar. Bu bazen vahyin hakikatini tehdit edip değiştirir. İslâm öncesi buna açıktı. Ancak İslâmiyet, Allah’ın taahhüdü altında bundan korunaklıdır. O halde vahyin artık bozulma şartı yoktur. Bu nedenle kültürün bozucu etkisi; insanı ve ahlâkı değiştirebilir, dinin orijinaline dokunamaz. Bediüzzaman da bunun Müslüman için bir kurtuluşa vesile olduğunu düşünür. Müslümanlar Kur’ân’ın hakikatlerini her an taze bir başlangıç için alabilirler.
Dil, anadili derinde; bazen kelime, bazen telaffuz, bazan üslup olarak en derinde hep kendini gösterir. Türkiye gibi çoklu temelli ırkların sahip olduğu coğrafyalarda her bölgenin hatta şehrin çok farklı Türkçe formasyonları çoklu alt dil geçmişinin ürünü olsa gerektir. Bunun derin geçmişin izlerinden ayrı düşünülmemesi gerekir.

İlk yorumu siz yazın