“Göçmenlerin kitlesel savaştan kaçtığını unutmamalıyız”

Prof. Dr. Ahmet YILDIZ kimdir?

1966 yılı Diyarbakır doğumlu olan Ahmet Yıldız, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde okudu. Yüksek lisans ve doktorasını Bilkent Üniversitesinde tamamlayan Yıldız, 2006 yılında Siyasal Düşünceler ve Akımlar alanında doçent unvanını aldı.

Çeşitli üniversitelerde Siyasi Düşünce Tarihi, Modern Siyaset Teorisi, Karşılaştırmalı Siyaset, Osmanlı Modernleşmesi, Türkiye Siyaseti, Kimlik, Milliyetçilik ve Etnisite gibi dersler veren Yıldız, halihazırda Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde profesör olarak vazife yapmaktadır.

Milliyetçilik mefhumunu temelde inceleyecek olursak; milliyetçilik nedir? Menfî ve müspet milliyetçilik diye bir kavram var mı? Varsa bunları nasıl anlamalıyız?

Milliyetçiliği bir siyasî meşruiyet biçimi olarak anlayabiliriz. Daha önce dine ve hanedana dayalı siyasî oluşumların yerini zamanla yeni aidiyet odağı olarak milletlerin aldığını; bu milletlere aidiyet hissetmenin, kendisini onun üzerinden tanımlamanın ve siyasî meşruiyet aracı olarak da o milletin yaşadığı coğrafya ile o milletin tâbi olduğu siyasî sınırların örtüşmesini milliyeti oluşturan temel referans olarak düşünebiliriz. Milliyetçilik, bir doktrin olarak yeni. Ama bu yenilik milleti nasıl ortaya koyuyor diye baktığımızda farklı yaklaşımlar olduğunu görüyoruz.

Asliyetçi yaklaşım, millî aidiyetin insanla birlikte var olduğunu ve tabiî bir aidiyet olduğunu ileri sürüyor. Ancak milliyetçilik literatüründeki hâkim görüş bunun tersine; milliyetçiliğin kurgusal ve modern bir olgu olduğunu, sonradan oluşturulduğunu ifade ediyor. Etno-sembolik yaklaşım ise; “Milliyetçilik yeni bir kimliktir, ancak bu kimlik kurulurken daha önce var olan etnik kimliklerden ciddî şekilde faydalanılarak oluşturulmaktadır” görüşünü ortaya koyuyor.

Milliyetçiliği soya, dile, dine, tarihe, folklora göre tanımlayan yaklaşımlar önemli ölçüde etnik bir millet tanımı ortaya koyar. Ama milliyetçiliği aynı siyasî düzen altında yaşama, aynı hukuka tâbi olma, aynı politik coğrafyada yaşama üzerinden tanımlayan yaklaşımların daha çok vatandaşlık üzerinden temellendirilen “sivil milliyetçilik” olarak adlandırılabileceğini söyleyebiliriz. Her durumda aslında aynı ilke karşımıza çıkıyor; milliyetçiliği, etnik ve siyasî sınırların örtüşmesini esas alan modern bir doktrin olarak ifade edebiliriz.

Bütün bunlar üzerinden baktığımızda Bediüzzaman’ın risale metinlerinde dil, din, vatan üzerinden kurulan, buna bağlı olarak meslekî dayanışma anlamında anlayabildiğimiz sınıf bağının da eklendiği bir millet tanımı görüyoruz. Ama bunları elemeye tâbi tuttuğunda dil ve sınıf farklı olsa da dinî ortaklığın milleti tanımlamada yeterli bir kriter olduğunu ifade ettiğini görürüz. Bu anlamda müspet bir milliyet anlayışından bahsedebiliriz.

Millet fikrini kabul etmekle birlikte dışlayıcı, reddedici, ötekileştirici, homojenleştirici, size benzemeyenleri size benzetmeye dayalı asimilasyon politikalarına ya da size benzememekte ısrar ediyorlarsa dışlayıcı, reddedici (etnisist) politikalara başvurma şeklinde ortaya çıkan bir menfî milliyetçilikten de bahsedebiliriz. Bu ırk, din ya da vatandaşlık üzerinden ortaya çıkabilir.

Irkçılık niçin Türkiye’de gittikçe revaç buluyor? Yalnızca Türkiye’de değil, son zamanlarda özellikle Avrupa ve Amerika’da da yükselen ırkçılığın ana saikleri nedir sizce?

Yabancı karşıtlığı şeklinde ortaya çıkan milliyetçi tepkilerin Avrupa’da çok yaygınlık kazandığını söylemek mümkün. Küreselleşmenin beraberinde getirdiği üretim ve tüketim süreçlerinin uluslararasılaşması, refah düzeyinde ortaya çıkan sınıfsal farklılaşmalar ya da gerilemeler bu toplumlarda yaşayan yabancıların bunun sorumlusu olarak görülmesini beraberinde getiriyor.

Fransa’da, hem ekonomik hem de kültürel olarak farklılığın reddedilmesi “kamusal nötralite” adı altında meşrulaştırılmaktadır. Devlet kaynaklı bu dayatmaların yanı sıra, anaakımlaşma eğilimi gösteren milliyetçi akımlar, yabancıların “Fransız kimliği”ne büyük bir tehdit oluşturduğu, ulusal birliği yok edici bir nitelik taşıdığı, zaman içerisinde Fransa’yı ele geçirecek bir nüfus çoğunluğuna ulaşabilecekleri, ki buna “Büyük İkame Teorisi” diyorlar, düşüncelerinin yaygın olduğunu görüyoruz. Bunlar üzerinden değerlendirildiğinde dinin şeairlerinin bir tehdit olarak görüldüğünü; sünnetin, helâl etin, tesettürün, namazın, bazen cami minarelerinin kendilerinden olmayan bir gösteren olarak toplum tarafından reddedildiğini görüyoruz. Yabancı karşıtlığının, yabancıların çoğunluğunun Müslüman olması gözetildiğinde, bir İslâm karşıtlığına rahatlıkla dönüştürülebildiğini, siyasetin elinde de bunun araçsallaştırıldığını, İslâmofobi’nin hem bir endüstri, bir siyasî kariyer aracı haline geldiğini hem de birtakım problemlerin yabancılara yüklenmesinin kolaycılığından beslendiğini söylememiz mümkün.

Göçmenler, çözülemeyen toplumsal, ekonomik ve siyasî problemlerin günah keçisi olarak tanımlanabilmekte; ekonomik zayıflıkları, siyasî güce sahip olmamaları onları kolaylıkla hedef haline getirebilmektedir. Batıda bunu yaygınlıkla görüyorduk ama Suriye’deki iç savaşla birlikte Türkiye toplumunun kaldıramayacağı kadar kitlesel bir göçün olması ve yaşadığımız büyük ekonomik problemler, Türkiye’de milliyetçiliğin giderek “yabancı/göçmen karşıtlığı”na dönüşmesi gibi bir sonuç doğurdu.

 Fransızların “Büyük İkame Teorisi”ne belki benzer olarak toplumda sıklıkla duyduğumuz; “Fatih’te yürürken Türkçe duymak mümkün değil, herkes yabancı. Hep Arap tabelaları var. Trabzon, Arapların mekânı olmuş” gibi endişelerin haklılık payı var mı? Yabancılar Türkiye’yi gerçekten ele geçirebilir mi?

Alanya’da nüfusun azımsanmayacak bir kesimini Almanlar ve Rusların oluşturduğunu görürüz. Aynı tepkinin onlara karşı gelişmemesi bize bir şeyler anlatıyor diye düşünüyorum. Bu ilk olarak vatandaşlıkla ilişkili, ikinci olarak bizim kültürel heterojenliği çok da benimseyemediğimizi, milliyetçiliğin beraberinde getirdiği homojenleştirici etkinin bizde çok güçlü olduğunu gösteriyor. Farklılıklar kolayca ötekileştirme ya da tehdit parantezi içerisine alınabilmektedir.

Arapça tabelalara yönelen, bazı belediyelerin bunu yasaklamalarıyla ortaya çıkan yaklaşımın mesela İngilizce tabelalara yönelmediğini görüyoruz. Oysa İngilizcenin diğerlerinden farkı ne? İngilizce algısıyla Arap ve Arapça algısının aynı olmadığını, Kürt ve Kürtçe algısının da aynı olmadığını görebiliyoruz. Bu, belli ölçüde belki temellendirilebilir. Kürt milliyetçi hareketinin ciddi bir tehdit oluşturduğu algısı bir tepki üretiyor olabilir. Siz Kürt olmaya bir meşruiyet atfetmezseniz, bu açıdan ortaya çıkan bir farklılaşmayı ve buna dayalı talepleri doğrudan tehdit parantezine alırsanız, o zaman buna karşı bir tepki duyarsınız.

Bu, aynı Fransa’da olduğu gibi bir sürü mitlerin üretilmesine yol açıyor. Kitlesel ölçekte göçmenleri “Suriyeliler” olarak kodluyorsak, onların çok çocuk sahibi olmaları, hırsızlık ve suç oranlarının daha yüksek olduğu iddiaları bu tepkiyi tetikliyor. Ki bu doğru olmayan bir iddia. Yerli nüfus ne kadar suç işliyorsa Suriyeli olarak ifade edilen göçmenlerin o kadar ya da daha az suç işlediğini istatistikler bize söylüyor.

Evet uyum problemleri var. Fakat göçmenlerin kitlesel olarak savaştan kaçtığını unutmamalıyız, bu çok özel ve istisnaî bir durum. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 14. Maddesi, zulümden kaçan insanların iltica hakkını bir insan hakkı olarak tanımlar. İnsanî bir hakkın, zorunlu kullanılması sonucu ortaya çıkan bir tabloyla karşı karşıyayız. Öyle düşünüldüğü gibi, bu yükün ekonomik ve sosyal maliyetini tamamen Türkiye’nin taşımadığını da hatırlamakta fayda var. Hem BM hem AB özelinde Türkiye’ye aktarılan yardımları küçümseyemeyiz. Bu küçümseyici yaklaşımlar da milliyetçi yaklaşımlardır diye ifade edelim.

Bu noktada şöyle bir soru sormak istiyorum. Toplum içerisinde dahil olduğum bazı konuşmalarda şu mealde itirazlar oluyor; “Evet, onlar savaştan kaçtılar. Fakat oradan gelip, Türkiye’de suç işlemeleri kabul edilebilir değil.”

Hakikaten suç oranları yerli halktan fazla değilse bile, onların savaştan kaçıp misafir olarak geldikleri bir ülkede suç işlemeleri daha ziyade göze batıyor. Bir de göç edip gelen bu insanların tatil yapmasının göze battığını fark ediyorum. “Sen savaştan kaçtın, burada tatil mi yapıyorsun?” mealinde bir itiraz, gizliden de olsa kafalarda var gibi. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu insanî bir bakış açısı değil. Şundan dolayı; bunlar savaştan kaçıp geldiler ama insanlıklarını orada bırakmadılar. İnsanlar, insanlığın zaaflarıyla birlikte varlar. Dolayısıyla hata yapabilir, günah işleyebilir, suç da işleyebilirler; dahası “eğlenebilirler” de!  Almanya yahut Fransa’da yaşayan Türkler suç işlemiyor mu? Belli alanlarda daha fazla suç işliyorlar. Mesela trafik kurallarına uyma konusunda çok daha fazla kural ihlali yapabiliyorlar. Muhtemelen ilk başlarda “uyum problemleri” diyebileceğimiz problemler çok daha fazlaydı. Zamanla onlar da belli ölçüde Alman toplumunun birtakım kural ve geleneklerine uyum sağlamak zorunda kaldılar.

Peki, yas hâli bitemeyen bir hal midir? İnsan sürekli o yasla mı yaşar? Onunla yüzleştikçe biz insan olarak üzülürüz, seviniriz de. Bu insanlar da yaşadıkları büyük acı ve travmaya rağmen yaşamaya devam ediyorlar. Evlenecekler, düğün de yapacaklar. Onların eğlenmelerinin yerli insanları rahatsız etmesi empatik ve insanî bir bakış açısı değil. Onların sürekli yas travması yaşamak zorunda olduklarının düşünülmesi insanî değildir, karşılığı da yoktur.

Bu insanların oradaki bütün mülklerine diktatoryal bir rejim tarafından el konulmuştur. Onların geri dönebilmesi mevcut şartlarda mümkün değil. Onlar için kendi ülkelerinde bir gelecek tasavvuru şu anda yok. Döndüklerinde işkenceci rejimin dışlayıcı ve zulmedici politikalarına maruz kalacakları da açık.

Peki, şöyle devam edelim; Türkiye’de Kürt sorunu diye bir şey var mıdır? Varsa nedir? Kürtlerden mi yoksa Kürtlere bakış açısından mı kaynaklanıyor? Türkiye’de benzer şekilde bir Laz sorunu, Çerkez sorunu veya Arnavut sorunu var mı?

Bu açıdan milliyetçi eğitimin ciddî bir hafızasızlık problemi ortaya çıkardığını hatırlamamız gerekiyor. Osmanlı modernleşme sürecindeki milliyetçi hareketlerden çok haberdar değiliz. Cumhuriyetin neyi miras aldığını da göz ardı ediyoruz. Bu, uzunca konuşulması gereken bir konu. Ama “Kürt sorunu nedir?” diye sorarsanız ilk verilecek cevap; “Kürt sorunu, bir kimlik sorunudur.” Ne demektir bu?

Türkiye’de çok ciddî bir kimlik problemi var, çünkü Türkiye’de Kürt diye bir topluluğun olmadığı, bunların da esasında Türk olduğu, ciddî bir şekilde devlet tarafından resmî politika hâline getirilmiş, siyasî söyleme dahil edilmiş ve Kürtlere bu şekilde muamele edilmiş. Dolayısıyla siz, yok sayılan bir topluluksanız temel soru, “Biz varız” cevabında kendisini bulan bir yaklaşımla ortaya çıkıyor. Kapsayıcı ve bütünleyici politikalar yerine dışlayıcı ve reddedici bir tutum benimsediğinizde kimlikten başlayan, kültüre uzanan ve bunun siyasallaşmasıyla ortaya çıkan bazen merkezkaç nitelik de taşıyan bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Kürt milliyetçi hareketinin önce kültürel bir hareketten ortaya çıktığını, bunun siyasal bir tasavvura dönüştürüldüğünü ve nihayetinde kitlesel düzeyde bir Kürtlük algısının var olduğunu görüyoruz. Kürtler kendilerini bir millet olarak görüyor, etnik bir grup olarak görmüyor. Bu açıdan baktığımızda Lazlar ve Çerkezler artık bir millet olarak değil, Türk üst kimliğini benimsemiş etnik gruplar olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye’de var olan ve kendisini Türk olarak görmeyen topluluklar içerisinde Kürtler farklı bir yere sahiptir. Çünkü kendilerini ayrı bir millet olarak görmektedirler. Türkiye’de hâkim milliyetçi politikalar etnisist bir nitelik taşıdığı ve bu kimliği reddettiği için de son derece çatışmacı, zaman zaman şiddete dayalı olan radikal bir siyasî hareketle kendisini ifade ettiğini görebiliyoruz.

Bu yüzden, “Lazlar da var Çerkezler de var” demek tutarlı bir karşılaştırma sunmuyor bize.

Avrupa Birliği gibi bir İslâm Birliği’nin kurulması sizce yakın gelecekte mümkün mü?

Ben mümkün olmadığını düşünüyorum. Sebebi de şu; Müslüman toplumlar demokrasiyle barışık değil. Çok kültürlülük ve çoğulculukla da barışık değil. Genel olarak krallıklara, tek parti rejimlerine ya da tek adam rejimlerine dayalı diktatörlükler tarafından yönetilen bir siyasî coğrafyada İslâm’ın birleştirici bir güç kazanması pek mümkün görünmüyor. Siyasal alandan bağımsız olarak Müslüman grupların, cemaat ve tarikatların da siyasetle kurdukları ilişkinin önemli ölçüde oportünist, maslahatçı ve araçsal bir ilişki olması; ayrıca milliyetçilikle hemhal olması, Müslümanları birbirine bağlayan bağların göz ardı edilmesi gibi bir sonuç doğuruyor.

İttihat tabiî ki öncelikle duygu ve düşüncede birliği gerektiriyor. Bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylemiyorum ama bunun vesilelerinin son derece zayıf olduğunu görebiliyoruz. Elbette Müslüman ümitsiz olmaz. Allah sebeplerle yaratır, bu O’nun yaratma tarzıdır. Neyi neye sebep kılacağını da bilemeyiz. Biz bunu ümit ederiz, bunun için çalışır ve gayret gösteririz. Neticeden bağımsız olarak, bu bizim hareket tarzımızdır. Ancak “Ufukta böyle bir şey görünüyor mu?” derseniz, görünmüyor. Ama görünmemesi, bizim bunu istemediğimiz ya da istemekten vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor.

Son olarak neler ifade etmek istersiniz?

Türkiye’de hem örgütlü Müslüman gruplar arasında yer alanların hem de geniş toplum içerisindeki Müslümanların milliyetçi muhayyileyle çok fazla eklemlendiğini düşünüyorum. Milliyetçiliğin, Müslümanlığın çok daha fazla önüne geçtiğini görebiliyorum. Bu, benim açımdan büyük bir hayal kırıklığı. Farklılaşmayı kabul edemediğini, dolayısıyla siyasal ve kültürel çoğulculuğu; birlik, beraberlik, tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak vs gibi şiarlar üzerinden reddettiğini görüyorum. Bu, Müslümanları seküler milliyetçilerle aynı noktaya taşıyor. Cemaat ve tarikatlar üzerinden ortaya çıkan milliyetçi tahayyülün de maalesef bunu beslediğini görebiliyorum. İslâm üzerinden, geniş topluma yansıyan resmin bu kadar milliyetçi bir nitelik taşıması, üzerinde ciddî şekilde sorgulama yapılması gereken bir durum olarak görünüyor.

Zamanınızı ayırarak verdiğiniz kıymetli cevaplar için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*