Kabullenme tuşu

Hayatın içerisinde bir akış var ve sen ne kadar memnun olmayıp istemesen de o akış akıyor. Kabullenme tuşuna basabilenler mutlu, kabullenme tuşuna basamayanlar hâlâ çare arıyor…

Bir bebek doğuyor, dişleri çıkıyor, el ve ayak kasları, bacakları gelişiyor, yürüyor, yemeklerini yiyebiliyor. Bunlar insanı memnun eden akışlara bir örnek. Bunu bırak kabullenmeyi, sahip çıkıp, sevinç çığlıklarıyla karşılıyoruz.

Öte yandan biz de bebektik. Dişlerimiz çıktı, saçlarımız uzadı, el ve ayak kaslarımız, bacaklarımız gelişti, büyüdük. Büyüme akışında saçlarımıza beyazlar düştü. İşte orada kabullenebilenler için “O beyazlar yaşanmışlıklarım” deyip gözleri hafif hüzünle dolma, kendine sımsıkı sarılarak karşılama…

Kabullenemeyenler için ilk beyaz saç telinde sürekli o saç teline bakma, “İkincisi çıktı mı?” diye bütün saç tellerini her hafta bir inceleme, ikinci ve üçüncüleri fark ettikleri anda bir çığlık, bir ağlama, bir çöküş…

Ya da çalışmak. İşini sevsin, sevmesin fark etmeksizin her sabah kabullenilmiş bir alışkanlık ve huzurla işe gidebildiği için şükretmekle hayatına devam edenler… Kabullenmeyip “Her sabah iş mi olur? Bu saatte kalkılır mı? Yok olmuyor böyle. Tatil 4 güne çıksın, 3 gün çalışalım”larla her gününe stres ve sıkıntıyla devam edenler…

Aslında amaç, ne yaşadığımız değil de iç huzurumuzu her daim sağlıklı ve güvenli seviyede tutmak olsa huzurdan yıkılıyor olur herhalde dünya.

En sevdiğim yemek takımımdan iki tabak kırıldı mesela, o an kabullenmeyip ağladım “Canım tabaklarım sizi koruyamadım” diye diye. Sonra sildim gözyaşlarımı. Ağlamam bitince; “Tamam sen artık 4 kişilik bir takımsın. Kim demiş her takım 6 kişilik olmak zorunda diye” düşüncesiyle kabullenme sürecimi başlattım.

Bazıları için kabullenmek “mücadelesizlik” gibi gelebilir. Şu an bilmiyorum psikologların bana yumurta ve domates atası var mı, ama her mücadelenin bir ömrü olması gerek bence.

Saçlarımdaki aklar için mücadelem; hayatı yaşarken iç huzurumu korumak, kendimi yıpratmamak olabilir. Ama bu da akışta kabullenmekten geçer. Ya da çok mücadele, savaş, başarı felan seviyorsa insan; bu da yıpranmışlıklarını, yorgunluklarını ilerde kabullenmesini gerektirir. Hayatı yaşarken elinden geleni yaptıktan sonra ister ağlayarak ister bir koca gün bağıra bağıra dua ederek ya da içinden ne geliyorsa yaşayarak kabullenme basamağına geçmeli.

Herkesin imtihanı çeşit çeşit. Kimi eş, kimi çocuk, kimi anne-baba, kimi arkadaş, kimi ruhsal, kimi fiziksel… İnsan bu imtihanları yaşarken doğru tuşlara basmadığını düşünüyorsa mı kabullenmek zor oluyor acaba? Mikrofon uzatalım psikolog uzmanlara ya da kendini okumayı bilmiş farkında yaşayan her insana.

Kabullenmeyi güçleştiren şey bu olabilir evet, ama maalesef zaman geri gelmiyor. O yüzden “Hangi tuşlara basmıştım hayatı yaşarken? Yanlış mı oldu acaba?”ları düşünüp, çıkarım yapıp, yeni hedefleri yükleyip kabullenmem gerektiğini de kabullenmem gerek…

Al bak işte! Bu yazıyı yazacağım diye çaydanlıktaki su kaynaya kaynaya bitmiş bile. İstediğim kadar kendime saydırayım ne fayda? Ne su geri gelir ne doğalgaz. Bir de üstüne kendime yüklediğim stres ile kalakalırım.

Bir daha işim varken çay koyma canım kendim!

Çıkarım yapıldı.

Yeni hedef güncellenmesine gidiliyor.

O sizi zorlayan duyguyu yaşayıp, hissettirdiklerini içinizden atmaya çalışıp, değişmiyorsa bu haliyle mantığınıza oturtup, basın kabullenme tuşuna.

Yaslanın arkanıza.

Rabbimin verdiği nimetlerin tadını çıkarın.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*