(29 Haziran 2024 tarihinde Yeni Asya’da yayınlanan “Çayeli’nde bir nefes” başlıklı yazının genişletilmiş halidir.)
Yoğun çalışma temposunun ardından yıllık iznimi kullanmaya karar verdiğimde Rize/Çayeli’ne doğru eşim ve kayınpederimle birlikte yollara düştük. İstanbul-Rize arası özel araçla 13-14 saatlik bir yol. Bu yol gidilirken hemen her seferinde Samsun/Çarşamba’ya uğramak kayınpederlerin bir adetiymiş. Ferai Halamız var çünkü orada. Güneşten kaçmak için yola geç çıkmıştık, dolayısıyla Çarşamba’ya vardığımızda saat gecenin 3’ü 4’üydü neredeyse. Biraz sohbet muhabbetten sonra sabah namazını kılıp, yol yorgunu olan bizler uyuduk. Sabah kalktığımızda tabak çanak sesleri geliyor, bizler için kahvaltılar hazırlanıyordu.
Halil Enişte’nin çok güzel bir evi ve çok güzel bir bahçesi var. Bahçeye karşı serin havada kahvaltımızı yaptıktan sonra dedik ki, gelmişken Çivisiz Cami’ye uğramadan gitmeyelim buradan. Evet, diğer adı Göğceli Camii olan bu cami gerçekten çivisiz inşa edilmiş. Anadolu’nun ahşap mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak geçen cami, 1206 yılında yapılmış. Ancak kim tarafından yapıldığı bilinmemekteymiş. Garipler Mezarlığı’nın içinde yer alan bu cami, Samsun’un Çarşamba ilçesinde ziyarete ve ibadete açık bulunmakta.
Evet, bu tarihî bilgiler sonrası yola devam tabii. Ordu’yu, Trabzon’u geçip, Rize’ye nihayet vardık. Arada namaz molaları verip, bir şeyler atıştırmadan olmaz elbet. Rize’ye varınca bizi kocaman bir çay bardağı karşıladı. Çay tabi ya. Rize’nin sembolü. Şehrin ortasına heykelini bile dikmişler onun. Bu yazıyı yazarken, yani şu an dahi tüketiyorum kendisini. Ne büyük nimetsin sen çay. Sanki o olmadan ne yazı yazılır ne de sohbet koyulaşır. Belki bu yazıyı okurken siz de içiyor olacaksınız, kim bilir?

Neyse, Rize ve Çayeli’nden sonra Ormancık Köyü’nün virajlı, yokuşlu yollarını aşarak köye, köyümüze akşam saatlerinde vardık. Köye yeni gelenlerin “Biz geldik!” sedaları misali kornaya basması burada adettir. Kornalara bastıktan sonra bizleri amcamız Nimetullah, hanımı ve kızları karşıladı. Onlara geçip yemek yedikten ve çay içtikten sonra üst kata çıkıp eşyalarımızı yerleştirdik ve uyumaya koyulduk.
Sabah namazı sonrası balkona çıkınca, hava da aydınlanınca güzellikler belirmeye başladı. Gerçekten de buradaki yeşili, temiz havayı görünce İstanbul’un aslında insanı ne kadar yorduğunu daha net anlıyor insan. Birbirine ne kadar da zıt iki yer: İstanbul ve Ormancık.
İşe giderken bindiğim metronun kalabalığı; herkesin bir yerlere yetişme çabası, acelesi, hızı; çalıştığım hastanede işini halletmek için uğraşan yüzlerce insan ve bu insanlara yetişebilmek için uğraşan yüzlerce personel… Bütün bunlar haliyle bir stres sebebi. Buraya gelmek ne büyük nimetmiş. Bunu burada daha iyi anlıyorum.
Sabah namazı sonrası tesbihatı balkonda temiz havada tamamlayıp karşı dağları, ormanları, yaylaları tefekkür etmenin lezzeti çok başkadır, İstanbul’da bulunmaz. Risalemi açıp bir saate yakın, kuş sesleri eşliğinde yaptığım çok yönlü tefekkürler de öyle. Üstad Bediüzzaman’ın talebelere yazdığı şevk dolu mektupları okuyorum burada. Onları okudukça risaleleri daha çok okuyasım geliyor. Talebelerin şevkle risale yazıp Üstad’a göndermeleri ve Üstad’ın memnuniyet duyması beni daha çok okutuyor. E buradaki hava da “Oku,” diyor bana, “durma!” Ve okuyan yazıyor ancak. Okuyabilen yazıyor. Yazası geliyor insanın. Ve talebelerin risaleleri yazması da bir şevk kaynağı oluyor.

Yıllık iznimin bayram ertesi olması da büyük nimet olmuş oldu. İstanbul’da bilhassa bizim akrabaları ziyaret ettikten sonra, hanım tarafının akrabalarının çoğunu burada ziyaret ettik. İzzet, ikram, güler yüzle karşılanmak hoş. Ve sadece akrabalık değil, komşuluk da buradaymış meğer. Köyde çok samimi sohbetler, ziyaretler yapıldı. Bir de köyün yeni hacıları geldiler ki buralar iyice şenlendi. Hurmalar, zemzemler yenilip, içildi. Tesbihler, yüzükler hediye edildi. Akşam yatsı arası Ormancık Köyü’nün tarihi camisinin avlusunda toplanıldı; köyle, köyün durumuyla, yollarıyla, temizliğiyle ilgili istişareler yapıldı.
Sonraki gün Venekdere Köyü’nü ziyaret ettik. Orada eşimin anneannesinin mezarına uğrayıp dualar ettikten sonra Ali Dayımıza uğradık. Ali Dayı bize kendi mahsulü olan balından ve tereyağından ikram etti. Hakiki balın arısı içinde olur tabi, kasedeki balın hakiki olduğunu içindeki arıdan anladık. İkindi namazını orada kılıp eve döndük.

Başka bir gün de Emine Teyze’ye kahvaltıya gittik, Büyükköy’e. Eşi Ziya Enişte ve kayınvalidesi ile sohbet, muhabbet ettik. Doktor olduğum cihetle onların sağlık durumlarıyla ilgili konuştuk. Hepsi iyi elhamdülillah. Tabi kontrolleri ihmal etmemek lazım. Sonra o köyde yeni yapılan salıncağın oraya gittik. Sallanırken sanki uçurumdan düşüyor hissi veren salıncağa endişeyle binip küçük küçük sallanırken, kayınpederim “Korkan buna binmesin” deyip beni indirince kendisi ayakta bir süre “Allah Allah!” nidalarıyla sallandı. Onu şaşkın bakışlarla izledikten sonra ben de ondan cesaret alıp, tekrar bindim. Bugüne de güzel bir hatıra bıraktık.
Diğer bir gün de Beriye Halamıza gitmiştik. Güler yüzle karşılandıktan sonra bize “Hemen bir muhlama edeyim” demez mi? Bir de bahçesinden yeşil soğanlarını da sofrasına koydu ki ne güzel nimetlerdi onlar. Ve yanında köy yoğurdu da. Beriye Hala için “sofrası geniş” diyorlar. Sofrası da gönlü de genişti gerçekten, sağ olsun.

Süre o kadar kısıtlı ama akrabalar da bir o kadar fazla olunca bazı akrabalarda kısa oturup kalkmak durumunda kaldık. Fatime Teyze’ye, Aysel Teyze’ye, Ayşe Hala’ya, Emine Hala’ya da uğradık ve onların hoş sohbetlerini dinleyip ikramlarından yedik. Hepsinden Allah razı olsun, bizleri güzel ağırladılar.
Hep yemek, hep yemek değil mi? Biraz da gezelim bakalım. Köy ve Çayeli haricinde önce Trabzon’a Uzungöl’e gittik. Trabzon denince akıllara gelen önemli yerlerden biriymiş burası. Hafta içi olmasına rağmen yine kalabalıktı. Bilhassa turistlerin, Arap turistlerin çokça ziyaret ettiği mekanlardan. Gölde farklı açılardan çokça fotoğraf çekildikten sonra bir de dedik ki gölün önündeki büyük UZUNGÖL yazısının önünde de çekilmemiş olmayalım. Klasiktir işte, her birimiz bir harfin arkasına geçip fotoğraf çekildikten sonra biraz daha yukarılara çıkalım dedik. Önce öğle namazını bir camide kıldık, sonra buraların buz gibi suyundan içip, şişelerimizi doldurduk. Hava epey sıcaktı. Uzungöl’e akan nehrin yanında, ağaçların gölgesinde piknik yaptık ve dönüş yoluna geçtik.
Sonraki gün de Rize merkeze gittik. Rize’nin Botanik Çay Bahçesi’nde oturup gayet makul fiyatlı küçük bir demlik söyledik ki, içtiğim en güzel çaylardan biriydi gerçekten. Dört kişiye yetti ve arttı da hatta. Bu çay bahçesinde çeşitli bitkiler, çiçekler ve onları tanıtan levhalar vardı. Çay fabrikasının nasıl işlediğini gösteren bir pilot üretim tesisi de buradaydı ki, çayın bardaklara dolana kadar hangi aşamalardan geçtiğini gördük.

Sonra Rize Kalesi’ne çıktık ki Rize ve Karadeniz’i yukarıdan seyretmenin tadı başkaydı. Taa denize kadar uzanan Rize Kalesi 500’lü yıllarda Bizans döneminde yapılmış uzun bir kale. Burada da çokça fotoğraf çekinerek geleneksel sporumuzu yapmış olduk.
Köye geldikten sonra dinlenip bir sonraki gün neler yapacağımızı konuştuk. Lâkin sonraki gün havanın soğuyacağını, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdırılacağını ve hatta soba yakacağımızı nereden bilebilirdik ki? Buranın normalinin zaten bu olduğunu unutmuşum. Sobayı buraya geldikten üç gün sonra yakmış bulunduk. Ama bu üç gün içinde Trabzon’u, Rize’yi, Çayeli’ni ve bizim köyün ve başka köylerin ahalisini, konu komşuyu, eş dost akrabayı güzelce gezdik. Sanki Rabbim biz rahat gezelim diye ilk günler yağdırmadı yağmuru. Sonra rahmet yağdı, hava bulutlandı ve soğudu. Yaz mevsimi dinlemiyor burası, üşütüyor insanı. Bir Urfalı olarak alışkın değilim tabi Temmuz’da soba yakmaya. Ama sobanın kokusunu da soluduk burada şükür olsun.

Son gün, buradan ayrılmadan evvel (muhlama yarışmasında birinciliği olan) Melahat Teyze’ye de uğrayalım dedik. Sohbet muhabbetten sonra aç olup olmadığımızı sorup, bize meşhur muhlamasından yaptı. Buradan Van Mevlidi’ne gidecektim ve oraya gidecek olan araba aşağıda beni beklerken ben “Ne kadar yersem o kadar kârdır” dercesine muhlama yiyordum. Sonunda muhlamadan ayrılabildim ve beni arabada bekleyen insanlardan helallik isteyip Van yollarına koyulduk.

İşte, kısa Karadeniz turum bu kadardı. Bu turda gezebileceğimiz kadar gezdik elhamdülillah. Bir sonraki Karadeniz turu ne zaman olur Allah bilir ama kesin bir şey var ki, daha gezilecek çok yeeer, yazılacak çoook yazı var. Görüşmek üzere…

İlk yorumu siz yazın