Seanslarda bazı danışanlarımın tıkandığı bir noktadır; her şeyin en güzeline, en iyisine layık olduğunu düşünmek. Başına birçok olay gelmiş, çoğu da üzücü gerçekten. İmtihanını güzelce karşılarken beşerin bulaşık eli karışıyor ve bir anda fikri değişiyor; “Ben bunları hak etmiyorum” diye imtihanın seyrini değiştiren davranışlarda bulunuyor. Bunların çoğu sonradan kendisine yakıştırmadığı sözler-tavırlar oluyor.
Belki sıkıntı, kötü davranışları hak etmediğini düşünmek veya daha iyisine layık olduğunu düşünmek değil; bu düşüncelerin gazına gelip olayları çıkmaza sokan davranışlarda bulunmaktır. Dışarıdan kişiler de müdahil olup; “Sen haklısın, ezdirme kendini. Müsaade etme buna” vs. dediğinde kişi ne yapacağını bilemeyebiliyor ve alışık olmadığı bir üslup giyerek içinde rahat edemiyor. Sonrası sürekli kendini teyit ettirme ve doğru yapıp yapmadığını anlama çabası oluyor.
Kendisini ezdirmeme konusuna ben de katılıyorum. İnsan eşref-i mahlukattır, bir tokat atana diğer yanağı da çevirmemek lazım elbet. Ancak bazen öyle bir durum oluyor ki, tokada tokatla karşılık vermek mutlu etmiyor kişiyi. Çünkü karşısındaki kişiler çoğunlukla yakınları, sevdikleri… Dahilde muharebe farklıdır, hariçte farklıdır. Dışarıdaki düşmanla uğraşmak basittir, ama içerideki problemlerle uğraşmak maharet ister, dikkat ister, incelik ister. Sevdiklerimizin kabalığına kabalıkla karşılık verip, silmek bir çözüm değildir. Bu yıl kötülüğünü gördüğün insanın diğer yıl iyiliğini görürsün. “Onun iyiliği de uzak olsun” tavrı bizim kültürümüze ait bir tavır değildir. Bu anlayış kendi kültürünü de mutlu etmemiştir. “Sana kötülük yapan kişiye iyilik yap, musalaha yolunu seç” diyor hadis- i şerifler. Bir bakarsın aranızdaki husumet bitivermiştir. Kötülüğe iyilikle mukabele edilemeyecek seviyede ise; sükut etmek, kendini ve şerefini muhafaza edip oradan gitmek gerek diyor. Zira Peygamber Efendimiz (asm) ile Hz. Ebu Bekir’in böyle bir kıssası mevcuttur:
“Peygamber Efendimiz (asm) Sahabeler arasında otururken, bir adam geldi ve Hz. Ebu Bekir’e hakaretler ederek onu üzdü. Ancak Hz. Ebu Bekir sessiz kaldı ve adama hiçbir karşılık vermedi. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. Hz. Ebu Bekir yine sessiz kaldı. Adam üçüncü sefer de hakaret edince Hz. Ebu Bekir adama hak ettiği cevabı verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm) kalkıp yürüdüler. Hz. Ebu Bekir hemen arkasından yetişerek: ‘Ey Allah’ın Resulü, yoksa bana darıldınız mı?’ diye sordu. Allah Resulü (asm): ‘Hayır’ buyurdular. Sonra da şöyle devam etti:
‘Lâkin gökten bir melek inmiş, o adamın sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip hakkını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam!’” (Ebu Davud, Edeb, 41/4896)
Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi, karşıdaki laf saydırırken sessiz kalmak ne kadar da zordur. Fakat ahlâkın en güzel mertebelerindendir. Zira insan kendine yakışmayan biçimde karşılık vermeye başlayınca vicdanı da rahatsız olmaya başlıyor. Bunu gidermek için de sürekli etrafına olayı anlatıp danışmaya başlıyor. Hele de gaz veren bir kişiye denk geldiyse, iyice çıkmaza giriyor süreç. Hep derim; bir meseleniz varsa, sakin sükûnetli bir insana açın. Sizi anlayan, hikmetli tavsiyeler veren; kendi başından geçeni değil de hadislerden, yaşantılardan çıkarımları anlatan biri olsun. Zira herkes kendi penceresinden bakıyor bir diğerinin yarasına. Bu ise herkese uymaz. Üslup farklı, insan farklı…
Şunu da belirtmek isterim ki; dinimizde yanlışa yanlış, hataya hata demek vardır. Zira kişiye hatalı olduğu söylenmezse kendini doğru zanneder. Gerekirse haddini aşan kişiyi durdurmak için yaptırımlar da gerekir. İşte bunlar hep değerlendirilip neticeye varılması gereken durumlar. Her olaya aynı sükunetle cevap vermek olmaz, ancak sükunetle halledilebilecek olaylar için de ortalığı ayağa kaldırmak gerekmez.
Bir mesele daha var ki çok önemsiyorum; imtihanın bir boyutu bizeyse diğer boyutu da karşıdakine. Yani onun da alacağı bir pay var, onun da vereceği bir imtihan var ve onu yaşıyor. Geçemiyor olabilir, izin vermek lazım. İmtihanını karşılayabilmesi için ona da izin vermek ve müdahale etmemek lazım. Her şeyi biz bulaşık elimizle düzeltemeyiz. Yaşayan bilir; düzeltelim diye konuştukça kötü olur bazen. Karşıdaki anlamak istemezse, istediğin kadar güzel konuş, kelimelerini özenle seç, hiç fark etmez. Tabi bu demek değil ki uğraşma, konuşma. Hayır aksine, bana düşeni her daim yapacağım. Ama bana yakışan üslupla. Diyor ya Peygamber Efendimiz (asm); “Utanmadığın sürece dilediğini yap.” Vicdanın izin verdiği sürece konuş. Ama vicdanını iyi dinle, nefsimiz bazen gurur-kibir-haset gibi duyguları fikir suretinde gösteriyor. Bunlara kanmamak lazım. Bu yüzden sakin, sükûnetli ve hikmetli insanlara kendimizi olağan haliyle açtığımızda gerçek açığa çıkacaktır.
Son bir değinmek istediğim konu var ki, zorlu süreçlerde ancak Allah’ın rahmetiyle ferahlanmalıyız. Her şeyde rahmetin izini, özünü, yüzünü aramalıyız. Her kişinin kalbine özel dokunuyor Allah. Kişi alacaklı hissiyatında olmadığında kalbine dokunuşu görebiliyor. Yani “Ben bunları hak etmedim, bana bunları yapamazlar” hissiyatı, rahmeti görmeye engel oluyor. Kâinatın Efendisi’ne (asm) neler neler yapılmış, bize mi yapılmayacak? Peygamber eşlerinin kıskançlık hatası olmuş, bizim sevdiklerimizin mi olmayacak. İnsanız sonuçta, insanız… Hatalara sabretmek, imtihanlarını yaşamalarına izin vermek, ahirette izlemek istemeyeceğimiz manzaralar bırakmamak, kaderin dersinden kendi hissemizi almaya çalışmak ve rahmete odaklanmak gerek, vesselam.

İlk yorumu siz yazın