Bu yazıyı öyle şifalı bir mekândan yazmaya başladım ki, tarifi nâmümkün. Pencerenin pervazına oturmuş, zemini kendime sehpa yapmış, bir yandan mekânın tam da ortasına konumlanmış şadırvandan akan suyun eşlikçisiyle yazıyorum. Bir de bu güzel ve şifalı mekânın şöyle bir artısı var benim nezdimde; İslâm’ın bir hanımefendisi olarak kubbenin altında namaz kılma şerefini lütfeder. Öyle kuytu köşede, havasız-basık mekanlarda değil, doğrudan kubbenin altında. Bu duyguyu bir de Kubbetü’s-Sahra’da Cuma Namazında tatmış idim. Öyle lezzetli, öyle şifalı bir duygu.
Bursa Ulu Camii’ndeyim. Kıble yönünün en arka safları tam da iki minarenin ortasına denk geldiği için bir nevi ana kapı hükmünde olan orta menzildeki giriş kapısı, vakit namazlarında hanımlara tahsis edilmiş durumda. Ne hoş, değil mi? Şuracığa bir tabela da iliştirelim ki ne demek istediğimiz anlaşılsın efendim; Hızır kıssası yer alır kitabesinde. Hz. Hızır günde bir vakit orda muhakkak namaz kılarmış. Biz de tabiî hangi vakit olduğunu bilmediğimizden kızlarla günde (en az) bir vakit cemaat namazına iştirak ettik, biiznillah birinde isabetli olmuşuzdur umuduyla.

Tüm ilâhiyatçıların muzdarip olduğu müşkülden ben de nasibimi alarak geldim Bursa’ya, yaz okulu niyetiyle. Hedeflediğim derse misafir öğrenci kabul edilmediği için ben de seçmeli dersler alarak Uludağ İlahiyat’ın nimetlerinden istifade edeyim, dedim. Erken gelip, geç ayrılma niyetim de olduğu için diğer üniversitelerin hem başvuru tarihlerini kaçırmış hem de çoktan şehir değiştirdiğim için bir ikincisine geçişi göze alamamıştım. Nerden bilebilirdim ki nikmet gibi görünen durumun bana rahmetli bir nimet olacağını. Tabiî Allah bilir, ben bilmezim (Bakara 216, vuku bulmuştur.)

Şehre giriş yapar yapmaz manevî atmosfer çepeçevre sarıyor zaten. Daha evvelinde bulunduğum şehrin atmosferinden sonra bu hava daha ilk günden gözlerimin yaşarmasına sebep oldu. Okulum başlayana kadar şehirdeki bütün türbeleri görmeli, fıtratıma en müsait mescidi kendime ezber mekânı bellemeliydim. Güzel bir liste yapıp programımı çıkardım. Size Bursa’da ders çalışıp ezber tekrarı yapabileceğiniz güzel bir plan çıkaracağım 🙂
Favori mekânım; Yeşil Camii hanımlar kısmı, çıkıntılı pencere pervazı. Köşenize çekilip kuşların cıvıltıları eşliğinde okumanızı yapıp, ezber tekrarı yapabiliyorsunuz. Tercihen sabahları daha müsait. Halıların yumuşacıklığı biraz rehavet veriyor ve sıcak yaz günlerinde içerideki serinlik uykunuzun gelmesini teşvik ediyor olsa da çok tatlı bir hissiyat ile oturduğunuz yerde uyuklayabilirsiniz.

İkinci mekânım; Emir Sultan Türbesi. Çok kalabalık olmasının yanı sıra hemen yan tarafında bakımlı bir kabristan olduğundan dolayı kabirlerin arasına kaçıp sesli tekrar yapabilir, ced lere ve ceddeti lere biraz tilavet yapılabilir. Türbeye ilk girdiğinizde aldığınız kokuyu ikinci kez alamadıysanız “bir elham üç kulhü” okumalısınız.
Üçüncü favori mekânım; Muradiye Külliyesi. Aslında üçüncü diye saydım ama ruhumda en derin etkiyi bırakan yegâne mekân olabilir. Sebebi ise Yazma Eserler Müzesi’nin ikinci odası. Lütfen o odaya girin, kokusunu derin derin içinize çekin. Neden mi? Kâbe-i Muazzama’nın örtüsü, Medine-i Mutahhara’nın örtüsü, Kâbe-i Mükerreme’den gelen kutsal toprak (sahra kumu) var. Muhtemelen umre ya da hac yapmış kişiler için daha derin etki uyandıracaktır. Fakat biz garip kemter kulun özlemini perçinledi, aşk ateşini harladı. O odanın kokusunu doya doya içime çekmek, ruhumun en derin köşelerinde daha önce tatmadığım hissiyatları uyandırdı.

Bursa’da zaman başka, mekân başka hissediliyor derler idi de algılamak benim nezdimde nakıs kalırdı. Cümleyi tam isabetli kurmuşlar. “Başka” sözcüğünün yerine daha anlamlı bir ifade de seçilemezdi zaten. Türbeleriyle, kabristanlarının şehirle iç içe geçmesi bize “ölümü sıklıkla anmayı” nasip etti, elhamdülillah. Ama en güzel manzaraya sahip kabristanlı mescid; Üç Kuzular idi. O güzelim manzaraya doyamadan inmiş olmak, bir daha o yokuşları göze alamamak acısı kalsa da.
Bursa’yı tatlı mı tatlı bir hâle getiren canım ev arkadaşlarım ve cemaatimi de anmadan bitirirsem vallahi gözüm açık giderim. Bilhassa öğrenci odaklı eğitim komisyonuna hayran kaldığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Ablaların isimlerini tek tek zikretmeyi o kadar çok istiyorum ki. Fakat hizmeti şahsîleştirme tehlikesine binaen zikretmeyeceğim. Ama siz yolunuz Bursa’ya düşer de cemaatle tanışma şerefine nail olursanız, o sıcak muhabbetin tadına doya doya varın ve benden de muhabbetli bir kucaklaşma götürün, olur mu?

Çağımızın getirdiği meslekî deformasyonlar arasında sayılabilecek “long text anxiety” (uzun yazı kaygısı) oluşturmasın diye kısa kesiyorum. Tahmin edersiniz ki daha mevzu konusu edilecek çok nokta var. Fakat her şeyi yazarsam hem muhabbet edecek bir şey kalmaz hem de kaygıları tetiklemiş olurum. O yüzden ben “firak duygularımı” ekleyip yazımı noktalayayım.

Veda vakti yaklaşınca da sardı beni bir hüzün. Son haftam ayrılık özlemiyle çoktan dolmuştu bile. Meğer üç ay bu güzelim memlekette yiyecek ekmeğim, alacak nefesim, paylaşacak muhabbetim varmış. Elhamdülillah nasip edene, beni nimetleriyle tebessüm ettirene. Hani İstanbul’a nispet edilen kelam-ı kibâr demiş ya, ben onu Bursa’ya ithafen derim ki; “Bursa’ya gelmek baht olsun, bahtı güzellere Bursa taht olsun.”
Rabbim bizleri de her köşesi ayrı şifa olan bu kentten feyizyab olanlardan ve bahtı güzellerden eylesin. Canım Bursa’m, üzümlü kekim.

İlk yorumu siz yazın