Kader, sözlükte “ölçü, miktar, bir şeyi belli bir ölçüye göre yapmak, tayin etmek” anlamlarına gelir. Terim olarak, Allah Teala’nın ezelden ebede kadar olacak şeylerin yer ve zamanını, özellik ve niteliklerini, ne şekilde ve ne zamanda olacaklarsa onların hepsini ezelî anlamda bilip, o şekilde sınırlaması ve takdir etmesidir.
İrade “istemek, dilemek” anlamına gelip, “Bir şeyi yapıp yapmama hususunda karar verebilme gücü.” diye tanımlanır. Terim olarak, bir zorunluluk olmaksızın yapılması veya yapılmaması mümkün olan bir hususta iki seçenekten birini tercih etmeyi gerektiren niteliktir.
Cüz’î irâde, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilmiş bilkuvve kuvvetin (istitâat) muayyen ve tahsis olunmuş bir fiile yöneltilmesinden, sarf ve kullanılmasından ibarettir. Bu yönelmeye, sarf ve kullanmaya “azm-ı musammam” (dönmemek üzere verilen kesin karar) denilir.
Hanefîler, irâde-i cüz’iyeye “ihtiyar” ismini verirken, İmam Eş’arî de “kesb” ismini verir.
Kaderi, ızdırarî ve ihtiyarî olarak örnekleriyle birlikte ikiye ayırmak mümkündür:
- “Izdırarî” Kader:
A)-Mahlukatın Yaratılış Planı Açısından: Doğmak, “kız veya erkek doğmak, siyah veya beyaz doğmak” yani hiç kimseye bunlar sorulmaz, hangisini istersin denilmez.
B)- İnsan İradesi Dışında Meydana Gelen Olaylar: Âdetullah dediğimiz olaylar ki, depremin oldurulması, yağmurun yağdırılması vb. gibi olaylar insanın iradesine sorulmaz.
- İnsanın Cüz’î İradesinin Devrede Olduğu “İhtiyarî” Kader: Bu kader insanın sorumluluğunun başladığı yerdir. Yani insan meyhaneye gitmeye meyleder Allah onu yaratır veya camiye gitmek ister Allah onu da yaratır. Burada kişinin iradesi doğrudan muhataptır.
Kader, iman esaslarının arasına nefsi gururdan kurtarmak için girmiştir; yoksa nüfûs-u emmârenin işledikleri günahların mesuliyetinden ve imtihanından kendilerini kurtarmak için değildir.
Cüz-i ihtiyârî ise, sorumluluktan kaçmamak ve günahların kaynağı olmak için iman esasları arasına girmiştir; yoksa kendisine verilen nimetlerle gururlanmak ve onların kaynağını kendinden bilip haddi aşmak için değildir.
Kur’ân’ın dediği gibi: İnsan, günahlarından tamamen sorumludur. Çünkü günahı isteyen onun nefsidir. Günah, ifsat etmek, bozmak olduğu için insan bir günah veya hata ile çok yıkım yapabilir, müthiş bir cezayı hak eder. Bir kibritle bir evi yakmak gibi.
“Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.” Yani kötülüğü işlemek kötüdür, fakat kötülüğü yaratmak kötü değildir. Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var; bütünü de güzeldir. Kötü tercihiyle tembel bir adam şemsiyesini almadan ve üzerini havaya uygun giyinmeden dışarı çıksa ve yağmurdan zarar görse, “Yağmurun yaratılması rahmet değildir” diyemez; “Yağmurun yaratılması şerdir.” diye hükmedemez. Belli ki kötü tercihi ve kesbiyle onun hakkında şer oldu.
Ateşin yaratılmasında çok faydalar var; bütünü de hayırdır. Fakat bazıları, sû-i kesbiyle, sû-i istimaliyle ateşten zarar görse, “Ateşin halkı (yaratılması) şerdir.” diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için, ona zarar vermek için yaratılmamış. Belli ki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
“Kader, ilim nev’indendir. İlim, malûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taallûk ediyor; yoksa malûm, ilme tâbi değil.” Tecrübeli bir hâkim yanından geçen bir genç için, “Bu genç suç işleyecek.” dese ve bir yere kaydetse; genç, gerçekten suç işlese, hâkimin “Suç işleyecek.” demiş olmasının işlenilen suça tesiri yoktur. Gencin suç işlemesi, “malum”, hâkimin bilmesi “ilim”dir. İlmin maluma tabi olması, hâkimin tecrübesi ile tahminde bulunmasıdır; yoksa işlenen suç, hâkimin tahmini ve kenara yazması sebebiyle değildir. Allah’ın yazması da kulunun yapacağı fiili ezelî ilmi ile bilip kaydetmesi şeklinde olup, zorlama yoktur.
Ebu Hanife’ye göre, insan fiillerine taalluk eden kader, Allah’ın ezelî ilmiyle ne yapacağını bilmesinden başka bir şey değildir. Allah ezelî ilmiyle bilmiş ve defterine yazmıştır. Bu yazgı, Ebu Hanife’ye göre hükmen değil, vasfendir. Ebu Hanife’nin bu görüşünü Ebu’l-Münteha, şöyle yorumlamıştır:
HÜKMEN YAZMA: Abdullah şunu yapsın. (İnsanın iradesine müdahale vardır.)
VASFEN YAZMA: Abdullah şunu yapar. (İnsanın iradesine müdahale yok.)
“Ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar; yüksekten bakar bir âyine-misaldir.”
Ezel, daima şimdi hâlidir. Allah için geçmiş de gelecek de şimdidir. Bize göre geçmişte olan, içinde bulunduğumuz anda olan veya kıyamete kadar gelecek olan hadiseleri Cenab-ı Hak aynı anda görür.
“Kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı a’lâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı a’lâdadır.”
Sınavdan çıkmış bir öğrencinin sınav sonrası yapacağı duayı Allah bildiği için daha sınavdan çıkmadan onu başarılı kılabilir. Sınav bitti duanın faydası olmaz denilmemelidir. Çünkü Allah için kâinatın yaratıldığı an ile kıyametin kopacağı an arasında fark yoktur.
İnsanın dua etmesi ve tevekküle dayanması onun hayra olan meylini artırır. Tövbe etmesi ise kötülüğe karşı meylini kırar.
İnsanlık, imtihana tabi tutulup nefsiyle ve şeytan ile mücadelesi neticesinde peygamberler, veliler gibi parlak nesilleri kazanmıştır. İnsanlığın kaybı ise, sayı olarak çok da olsalar kalite açısından değersiz olan kâfirler ve münafıklardır. Ebu Bekir ile Ebu Cehil arasındaki fark bu imtihan sırrı ile açılmıştır. İmtihan olmasaydı insanın melekten farkı kalmazdı. Melekler zaten varken iradesiz yeni bir varlığın yaratılması da abes olurdu ki yaratıcı abes iş yapmaz.

İlk yorumu siz yazın