Mezhep ihtilaflarının sebep ve hikmetleri

“Kur’an ve Sünnet ortada dururken müçtehitler neden ihtilafa düştüler ve aynı konuda farklı fetvalar verdiler? İslam tek ve hakikat bir değil mi? Bir şey hem doğru hem de yanlış olabilir mi?”

Çok sorulan bu soru, uzaktan bakıldığında makul ve mantıklı gibi dursa da, işin içine girildiğinde “teferruatta” meydana gelen bu ihtilafların ne kadar makul, meşru ve maksut olduğu anlaşılır.

Öncelikle bilinmelidir ki, müçtehit “müsbit değil muzhirdir.” Yani kafasına göre dinî hükümler koyan değil, mevcut dinî metinlerden “Rabbimizin muradı ve bizden istediği nedir” sorusunun cevabını bulmaya “çalışan” ve örtülü bırakılan İlâhî maksatları açığa çıkarandır.

BİRİNCİ SUAL: “Peki, İlâhî maksatlar birbirine zıt mıdır ki, bazen olur fetvalar birbirine zıt düşer?”

CEVAP: İlâhî maksatlar birbirine zıt değildir. Ama insanların fıtratları veya sosyal şartları birbirine zıt olabilmektedir. Bu durum, maksad-ı İlâhînin gerçekleşebilmesi için fetvaların da değişmesini gerektirmektedir. İzahı gelecektir.

İKİNCİ SUAL: “Müçtehitlerin aynı dinî metinlerden farklı fetvalar çıkarmalarının sebebi nedir? Bunun bir faydası mı var?”

BİRİNCİ SEBEP ve FAYDA: Şeriatın Sahibi olan Hakîm-i Rahîm ile bu şeriatı açıklamakla görevlendirdiği Resûl-ü Ekrem (sas) “teferruatta” ümmetin ihtilaf etmesini yani âyet ve hadislerden farklı hükümler çıkarmasını murat etmişlerdir. Bu amaçla birçok sözlerini farklı anlamlar çıkarılabilecek şekilde sevk etmişlerdir.

Böyle murat etmelerinin sebebi, bu ümmete olan merhametleridir.

Çünkü bu ümmet kıyamete kadar kendisine yeni bir şeriat gönderilmeden dört-beş çağ yaşayacak, farklı iklimlerde, değişik kültürlerde ve çeşitli şartlar altında bulunacaktır. Hal böyle iken en küçük detaya kadar bütün hükümlerin kat’î ve katı kalıplarla belirlenmesi, hiçbir esneklik ve boşluk bırakılmaması bu ümmet-i merhûmeyi bunaltacaktı.

“Hâtemü’l-Enbiya’dan sonra … muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır [bırakılmıştır].”1 Evet, insanların içinde bulunacakları şartlar, sorunlar ve ihtiyaçlar birebir aynı olmadığı halde “çözüm veya terbiye” tekliflerini teke indirgemek sıkıntılara yol açacaktı.

İşte bu yüzden nass’larda (ayet ve hadislerde) çoğu kez “bilinçli boşluklar” bırakılmış ve âlimlerden bu boşlukları murad-ı İlâhîyi ifade eden temel ilkelere uygun şekilde doldurmaları yani içtihat yapmaları ve çözüm üretmeleri, böylece ümmetin farklı kesimlerinden her birine uygun düşen doğru yolu göstermeleri istenmiştir.

Cenab-ı Hakk’ın ana çerçeveyi ve hudutları çizdikten sonra bu hudutlar içinde “bilinçli boşluklar” bırakması şeriatın daima genç kalmasını, esnekliğini, kolaylığını, yaşanabilirliğini, evrenselliğini, her çağa uyumunu ve her bir toplum için doğru çözümü üretebilmesini sağlamaktadır.

Bu anlamda Resûl-ü Ekrem (asm) Efendimiz buyurur ki: “Allah, size birtakım şeyleri farz kıldı, onları zayi etmeyin. Bazı şeyleri sınır olarak belirledi, onları aşmayın. Bazı şeyleri de haram kıldı, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyler hakkında ise unuttuğu için değil, size acıdığı için hüküm koymadı. Öyleyse bunları da araştırmayın.”2

Demek ayet veya hadislerde bırakılan boşluklar “unutulduğu için değil” ya da nass’lardaki anlam çeşitliliği “kafaları karıştırmak için” değil, bilakis o konularda farklı içtihatlara alan açmak, böylece şeriatı genişletmek ve insanları rahatlatmak içindir.

Nitekim Cenab-ı Hak da: “Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sorup durmayın! Eğer onları Kur’ân indirilirken sorarsanız size açıklanır…” buyurmuştur.3 Bunun anlamı: Her detayın hükmünü bize açıklatmayın ki, içtihat ve ihtilaf konusu olmaktan çıkıp da sizin için bağlayıcı hâle gelmesin! Yoksa tek bir hükme hapsolur ve darlık çekersiniz, demektir.

Gerçekten İsrailoğulları bu hatayı yapmışlar, kendilerine “bir inek kurban etmeleri” emredildiğinde onlar bu kurbanın niteliklerini sordukça sormuşlar ve her sorduklarında da o inekle ilgili yeni bir şartın açıklanmasına sebep olmuşlar, nihayet o vasıfları taşıyan bir ineği neredeyse bulup kesemeyecek duruma düşmüşlerdir.4

İKİNCİ SEBEP ve FAYDA: Temel prensiplerin belirlenmesi ve bunlarda ittifakın sağlanması elbette şarttır ve öyle olmuştur. Fakat iş bu prensiplerin uygulanmasına gelince bunda da tek bir yol ve yöntemin belirlenmesi, o prensiple gözetilen asıl maslahat ve faydaların gerçekleşmesini imkânsız kılabilmektedir.

Örneğin, sağlığımız için su en temel gıda ve vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ama asıl olan “sağlığın korunması” maslahatıdır ve “kişinin su içmesi” bu maslahat esas alındığında -o anki durumuna bağlı olarak- tıbben farzdan harama kadar farklılık gösterebilir. Demek, teferruatta ahkâmın değişmesi, alternatif ve hatta birbirine zıt hükümlerin devreye girmesi haktır, doğrudur ve maslahattır.

Aynen bunun gibi dinin uygulanmasında ve detaylarında da iklimden iklime, kültürden kültüre farklı hükümlerin bulunması bir gerekliliktir. Evet, “Dört mezhep de haktır. Füruatta [detayda] hak taaddüd eder [birden fazla olur].”5

Bir kültürde maksadı hasıl eden bir uygulama, başka bir kültürde zorluğa sebep olabilir. Bu yüzden dinî metinler bu farklılığı tolere edecek esnek bir şekilde “sübut” bulmuş, bize öyle “intikal” etmiş ve mezhepler de hitap ettikleri insan tipine göre bu boşlukları, esas maksat ne ise onu gerçekleştirecek şekilde doldurmuştur.

Örneğin: “Namazda kıraatin farz olduğuna” dair ihtilaf yoksa da Şafiî ve Hanbelîler “Fatiha’sız namaz olmayacağına” dair hadislere bakarak -ister gizli, isterse açıktan okusun- imamın dışındakilere de Fatiha’yı şart koşmuşlardır. Hanefîler “İmamın kefil ve kendisine uyulan olduğuna” dair hadisleri düşünerek, sadece imamın okumasını yeterli görmüşlerdir. Malikîler ise aynı delilerden, imam kıraatini açıktan yapıyorsa cemaatin okumayacağını, gizli yapıyorsa okuması gerektiğini çıkarmışlardır.

Şimdi, burada “Deliller neden biraz kapalı bırakılmıştır? Hangi mezhep doğrudur?” denilmez. Zira bu kapalılık, her biri ayrı insan tipine uygun birer uygulamayı ve içtihadı doğurmuştur ve hepsi de doğrudur.

Bu hikmete işareten Bediüzzaman Hazretlerine, 1919’lu yıllarda Ayasofya’da kaldığı sıralarda, çok sayıda hoca ve talebenin birlikte gelerek sordukları bir soru var, dediler ki:

– ‘Namazda imama uyan Hanefîler Fatiha’yı okumuyor, Şafiîler ise okuyorlar. Bunlardan hangisi haktır?’

Bunu soranlar Hanefî, Üstad ise Şafiî idi. Belki de onun, birbiriyle çelişik duran çok sayıdaki hadisleri zikredip bunlar arasında bir tercih yapacağını ve iki mezhepten muhtemelen kendi mezhebini haklı çıkaracağını sandılar. Oysa Üstad, onların üzerinde münakaşa edebilecekleri bir cevabı değil, belki şeriatı bu şekilde intikal ettiren Şâri’in buradaki hikmetini göstererek her iki mezhebi de haklı çıkaran bir cevabı verdi ve dedi ki:

– ‘Şafiîler ekseriyetle köylü ve bedevîdir. Hanefîler ise ekseriyetle şehirli ve medenîdir. Köylüler meselelerini müzakere edecekleri veya halledecekleri zaman, köy kahvesi şeklinde münazara ve münakaşa ile hepsi konuşurlar, öyle hallederler. Medenîler ise bir temsilci seçer, bu temsilci umum namına konuşur ve bir neticeye bağlar. [Aynen öyle de] Şafiîlerde herkes meramını anlatır. Hanefîlerde ise bir imam ve bir temsilci onlar namına konuşur.”6

Evet, kalabalık olan şehirlerde temsîlî yönetimin kullanılması bir zarurettir ve medenî olmak bunu gerektirir. Nüfusun az olduğu kırsal kesimde ise buna pek ihtiyaç olmadığı gibi bedevî mizaç da zaten buna çok yatkın değildir; kendi derdini kendisi söylemezse daralır. İşte Cenab-ı Hak, kendisine ibadet eden her iki tipe de “huzura erebilecekleri bir diyalog şekli” sunmuş, bunu da delilleri her iki fetvaya elverişli kılarak yapmıştır.

ÜÇÜNCÜ SEBEP: Bu kısım aslında “Birinci ve İkinci Faydanın” nasıl ve hangi yollarla sağlandığını gösteren yapısal ve teknik sebeplerdir. Bunlar, dinî metinlerin yapısından ve onları anlamaya çalışan âlimlerin farklılıklarından kaynaklanır ve pek çoktur.

Bazen Medine’de yaşayan İmam Malik’e (ra) ulaşan bir hadis, Kûfe’de yaşayan İmam Ebû Hanîfe’ye (ra) ulaşmamış veya ulaşsa da güvenebileceği bir kaynakla ulaşmamış olabilmektedir. Ezcümle, hadis âhad ise (isnadın herhangi bir tabakasında ravi sayısı tek ise), üstelik râvisi fakih birisi değilse ve bilinen fıkhî prensiplere ters düşüyorsa bu durumda fitnenin çok olduğu Irak bölgesinde yaşayan İmam-ı A’zam temkini ve tutarlılığı esas tutup bilinen temel İslâmî prensiplere göre (kıyas) fetva vermeyi tercih etmiştir. Buna mukabil Ahmed bin Hanbel (ra) ise rivayet zayıf dahi olsa onunla hüküm vermiştir.

Pek uzun izah isteyen bu teknik kısma birkaç numune ile işaret ettikten sonra asıl nass’ların yapısından kaynaklanan ihtilafa bir örnek daha verelim:

Mesela, kadına değmenin abdesti bozup bozmayacağı meselesi, ilgili ayette “Eğer … küçük veya büyük abdesti bozmuş ya da kadınlara temas etmiş iseniz” buyurularak “lems” kelimesiyle ifade edilmektedir.7 Burada “lems” yani temas ile kastedilen nedir?

Hanefî Mezhebi burada “mecazî” bir anlatımla “cinsel temasın” kastedildiğini söyler ve dolayısıyla normal temasın abdesti bozmadığına hükmeder. Şafiîler ise bu teması “hakîkî” anlamıyla kabul eder ve el bile değse abdestin bozulacağını söyler.

İşte Hanefî Mezhebi daha ziyade şehirlilere, Şafiî Mezhebi ise köylülere hitap ettiğinden, her iki mezhep de o insanların içinde bulundukları şartlarda, murad-ı İlâhînin gözettiği “nefsi dizginleme” hedefini gerçekleştirebilecekleri bir fetvayı vermiş olmaktadırlar.

Şöyle ki: Nâmahrem kadınlarla bir arada çalışmaya mecbur olan bir “amele” ile sosyal sınırlarını ve mahremiyetini statüsü gereği mecburen dikkatle koruyan “dindar bir efendiyi” karşılaştıralım.

Yabancı kadınlarla daha yakın ilişki içindeki amelenin haddini tecavüz etmemesi ve istismara yönelmemesi için daha sıkı korunması gerektiği açıktır. Bu yüzden şeriat ona “Abdestin bozulur, uzak dur, temas etme!” diyerek ekstra bir firen koymuştur. Karşı cinsle iç içe çalışan bu nefse bu sıkı muamele, elbette asıl hedef olan “sû-i istimalin ve istismarın önlenmesi” açısından daha uygundur.8

Demek insanların ve yaşadıkları çevrelerin farklılığı karşısında, esas olan maslahatların gerçekleşebilmesi için kelâm-ı İlâhîdeki kelimeler farklı çıkarımlara elverişli olacak şekilde özenle seçilmiştir ve hitap ettikleri kitlelere uygun olarak mezhepler de bu murad-ı İlâhî doğrultusunda fetva vermişlerdir.

Sonuç olarak mezhep ihtilafları dinin özünde değil, uygulama alanlarındaki esneklik ihtiyacında ortaya çıkmıştır. Bu ihtilaflar ümmet için rahmet olup, birçok zorunluluğun neticesidir. Farklı mezheplerin bulunması, her topluma ve çağa uygun çözümler sunma hikmetine hizmet etmektedir.

Bu sebeple usûlünce yapılan içtihat faaliyetleri Peygamber (asm) Efendimiz tarafından teşvik edilmiş ve bu faaliyetlerin ortaya çıkaracağı müsbet ihtilaf “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi9 ile bir genişlik ve rahatlık olarak gösterilmiştir. “Müsbet ihtilaf” ise odur ki, “Hakikatin her köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder.”10

Evet, bu manadaki ihtilaf dünyada da rahmettir, ahirette de. Çünkü amelimiz eğer bir mezhebin görüşüne uygun düşmüşse Allah ondan razı olacak ve bizi sorumlu tutmayacaktır. “Sen vesveseyi at! Şeytana de ki: ‘Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir.’”11

O halde sen de, müçtehitlere olan hürmeti kırmak ve dinde şüphe uyandırmak için bu tür vesveseleri üfleyen şeytanlara artık itibar etme!

Dipnotlar:
1) 27. Söz, Hâtime.
2) Dârimî, Mukaddime, I/62
3) Mâide, 5/101
4) Bkz. Bakara 2/67-71
5) Bunlara “Musavvibe” denir. (Sünûhât)
6) Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, VI/13-14
7) Bakara 2/226
8) Bkz. 27. Sözün Hâtimesi.
9) Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I/210-212
10) Yirmi İkinci Mektup, 1. Mebhas, 5. Vecih.
11) Yirmi Birinci Söz, 2. Makam, 4. Vecih.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*