Bahar bir mevsim olmasının ötesinde sizin için ne anlama gelir? Bahar elbette pek çok insan gibi bana da yeni başlangıçları çağrıştırır. İlk cemreler düşmeye başladığından itibaren herkeste sebepsiz bir iyimserlik ve umutluluk hali baş gösterir. Peki edebiyatçılar için bahar ne anlama gelir? Bildiğiniz gibi edebiyatımızda bahar anlatıları kendine sıkça yer bulur. Bu yazıda, farklı dönemlerden eserlerle baharın edebiyattaki yansımalarını inceleyecek, zaman içinde nasıl farklı anlamlar kazandığını keşfedeceğiz.
Divan edebiyatı geleneğinde sanatçılık ve özgünlük anlayışı modern dünyanın yaklaşımından çok başkadır. Günümüzde yepyeni ve orijinal eserler ortaya çıkarma motivasyonu hakimken o dönemdeki anlayış; en güzel ve orijinal sözün zaten Kur’an-ı Kerim’le söylendiğidir. Bunun üzerine bir şey konulamayacağı için sadece o sözün yüksekliğine yaklaşabilme; bir başka deyişle sözünü o sözle güzelleştirme anlayışı hâkimdir. Bu açıdan Bâki’nin ünlü “Nev-bahâr irişdi vü gitdi şitâ / Keyfe yuhyi’l-arza ba’de mevtihâ” (İlkbahar erişti ve kış gitti: “Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor?”) beytini hatırlamak konuyu anlamamız için yardımcı olabilir. Bâki, Rum suresinin 50. ayetini beytinin odak noktası haline getirmiştir. Bu şekilde baharı olabilecek en yüksek dille tasvir etmeyi başarmıştır.
Bahar yeni başlangıçları hatırlatır demiştik. Divan geleneğinin bitişi ve modern edebiyatın başlangıcında önemli köşe taşlarından biri olan İntibah romanında baharın kilit rol oynaması da elbette bir rastlantı olamaz. Namık Kemal’in meşhur romanı İntibah, bahara övgü ile başlar: “Gel ey fasl-ı bahârân mâye-i ârâm ü hâbımsın / Enis-i hâtırım, kâm-ı dil-i pür ıstırabımsın” (Gel ey bahar mevsimi, sen benim huzur ve uykumun özüsün, düşüncemin arkadaşı, ıstıraplı gönlümün neşesisin). Görüldüğü üzere bu beyitte artık insanî duygu durumlarına vurgu yapma hali kuvvetlenmiştir. Bahar, artık insana eşlik eden, acılarını hafifleten bir dost şeklini almıştır.
Yahya Kemal’in şiirinde baharla dostluk hali biraz hüzne de bulanır. “Erenköyü’nde Bahar” şiirinin son kıtası “İstanbul’un öyledir bahârı; / Bir aşk oluverdi âşinâlık… / Aylarca hayâl içinde kaldık; / Zannımca Erenköyü’nde artık / Görmez felek öyle bir bahârı.” yitip gitmiş geleneğin arkasından son bir kez atılan hüzünlü bir bakışı anımsatır. Yahya Kemal, adeta bitmiş bir aşkı artık şehrin var olmayan mazisiyle paralel olarak ele alır gibidir. Bahar her yıl döngüsel bir şekilde geri geliyor olsa da bir sonraki gelişinde İstanbul’un, Erenköyü’nün o eski halini bulamayacaktır çünkü.
Yahya Kemal’deki hüzünlü bahar tasviri Zorlutuna’da direkt bahara yönelen bir öfke haline bürünür. Halide Nusret Zorlutuna’nın İstanbul’un işgali döneminde yazdığı “Git, Bahar” şiiri doğrudan bahara seslenen bir eserdir. Zorlutuna bu şiirinde bahara sitem eder, şehrin böylesine karanlık bir dönemine ışık getirdiği için. “Çekil, bu gölgeli yolda gezinme / Bahar, bakışların yine pek sarhoş!” kıtasıyla adeta baharı şehrin kapısından kovar. Çünkü toplumsal olarak bu kadar kötü bir dönemde kimsenin baharın sarhoş edici güzelliğine kaptırıp rehavet içine düşmemesi gerekmektedir.
Buna mukabil savaşın getirdiği yıkım ve bahar ilişkisi akla Bediüzzaman’ın harabeye dönen Van’a ve ardından bahara bakışını hatırlatıyor. O, baharı Zorlutuna’dan farklı bir şekilde karşılamıştı: “Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar; bize de dikkat et, yalnız harabezâra bakıp durma diyorlardı.”1 Öte yandan şair ve edip Ali Ulvi Kurucu’nun “Üstad bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakkın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken üslûp o kadar latif bir şekil alır ki, artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır; ve her tasvir, harikalar harikası bir âlemi canlandırır”2 dediği Said Nursî, bilhassa Allah’a ve ahirete iman başta olmak üzere iman hakikatlerini izah ve ispat için bahar metaforunu çok kullanır. “Cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. Rû-yi zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan, küçük bir âlemdir”3 ifadeleri, bunun çok sayıdaki örneklerinden biridir.
Baharın edebiyatımızdaki yolculuğunda inceleyeceğimiz son eser Sait Faik Abasıyanık’ın “Baharı Aramak” öyküsü. Bu öyküde baharın artık iyice bireysel bir anlatıya dönüştüğünü görürüz. “Baharı Aramak” şehrin dışına, kırsala çıkan bir adamın bahar arayışını anlatır. Ancak karakter baharla uyanan tabiatı görse bile aradığını bir türlü bulamaz. Aslında aradığı şey kendi içsel baharıdır. Dış dünyanın yeniden uyanıyor olması onun iç dünyasındaki uyanışı tetiklemez. Sonunda anlaşılır ki aradığı “bahar” aslında içsel huzurdur ve bu huzur arayarak değil, hissederek bulunacak bir şeydir.
Sonuç olarak, baharın edebiyatımızdaki yeri, toplumun ve bireyin değişen bakış açılarına paralel olarak dönüşmüştür. Divan edebiyatında bahar, yeryüzünün dirilişini îmânî bir bakış açısıyla yansıtırken, Tanzimat’la birlikte insanî duygulara daha fazla yer verilmiş, modern dönemde ise bireyin iç dünyasıyla ilişkilendirilmiştir. Yahya Kemal’in nostaljik bahar tasviri, Halide Nusret Zorlutuna’da öfkeye dönüşürken, Sait Faik’te bireysel bir arayışın sembolü haline gelmiştir. Bediüzzaman ise baharı bir umut ve yenilenme unsuru olarak yorumlar. Bu farklı yaklaşımlarla görüyoruz ki, edebiyatta bahar sadece bir mevsim değil, aynı zamanda umut, değişim ve bazen de hüzün taşıyabilen güçlü bir edebî motiftir. Her yazar ve şair, kendi döneminin ruhunu ve bireysel duygularını bahar üzerinden aktararak edebiyatımıza yeni bir soluk katmıştır.
Baharın hiç modası geçmeyen bir konu olması ve her anlatıda farklı bir anlam kazanması, sizce de aslında onun insan ruhuyla ne denli iç içe olduğunu göstermez mi?
Dipnotlar:
Lem’alar, 26. Lem’a, 13. Rica.
Tarihçe-i Hayat, Önsöz.
Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf.

İlk yorumu siz yazın