Beyin-2

İnsanın ikinci beyni var mı?

Antalya’daki Psikofarmakoloji Kongresi’nde bilim insanları bu soruya “Bağırsaklar” yanıtını verdi. Gökben Hızlı Sayar “Bu son yıllarda bütün dünyada çok dikkat çeken bir konu. Eskiden bizim düşüncemiz beynin bağırsakları yönettiğiydi. Örneğin strese girdiğimizde bağırsak fonksiyonları bozulabilir. İshal, kabızlık, karın ağrıları olabiliyor. Beyin fonksiyonları bağırsakları düzenliyor gibiydi fakat son yıllarda şunu görüyoruz ki bu sistem ters yöne de işleyebiliyor. Bağırsaklarımız, beynimizin sağlıklı biçimde çalışmasında büyük role sahip.”

Diğer taraftan; beynimiz, muhtemel tehditlere karşı bizi uyarmada ve tehdidin ortadan kalktığını bilmemizi sağlamada adeta bir ustadır. Korkunun bu anlamda kontrollü iletişimi yönetmede önemi ortaya çıkar. “Fakat, bu sistem bazen çöker ve tatsız ilişkiler yumağı üzerimize yapışır –post-travmatik stres bozukluğunun (PTSD) kaynağı olduğu düşünülen sorunlu düşünce biçimi.– Yeni araştırmalar; beynin kötü hafızaları temizlemesinden sorumlu bir nöronal bağlantı belirledi. Bu da PTSD’yi de içeren birçok anksiyete hastalığının tedavisine dair gelişmeler sunabilir”. (Bilimfili)

Beynin temel sorun kaynağı Bediüzzaman’ın  “Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler; senin cüz’î lezzetini hiçe indirir” (Asa-yı Musa) – olan varoluş probleminin hafızada kayıtlı tecrübelerle sürekli hatırlanmasıdır. Bu tecrübelerin beynin farklı bölgelerinde görsel, işitsel ve duygusal gibi işleme merkezleri zihnin çarklarında neyin, nasıl ürünler ortaya çıkaracağı merakını da ifade eder. Bunun için insanlar beyni eline alıp çözümlemek ister.

Bunun için beynin resmini çizerek doğrudan görmekle işe başlamak istenmiştir.1900’lü yılların başında nöronları ve sinaptik bağlantıları kara kalem ile resmeden Santiago Ramon y Cajal ve insan beyin kabuğunun (korteks) bilinen ilk diyagramlarını çizen Korbinian Brodmann’dır. Brodmann bu çizimlerini mikroskop altında görebildiği kadarıyla, korteksteki hücresel mimari farklılıklarına dayanarak gerçekleştirmiş ve o günden bu yana nöroanatomistlere esin kaynağı olmuştur. Nature dergisinde yayımlanan çığır açıcı bir çalışma haritayı daha keskin sınırlar ile çizmeyi ve bölgelerin daha alt katmanlar ile ilişkilerinin anlaşılması için elde edilen verilerle beynimizin ve beyin bölgelerimizin gelişimini daha iyi biçimde ortaya konulabileceğini öne sürüyor.

Beynin gelişimi için doktorların tavsiyesi şu: Çalışan beyin bilişsel rezervlerini korumak ve diğer nöronlara aktarabilmek için nöronlar arasındaki yolların sayısını da artırıyor. Bu nedenle daha çok bellek gücü isteyen ve bunamaktan çekinen herkesin yapacağı ilk iş belleği çalıştırmak olmalı. Rutini kırmak, beyne daha keyifli, anlamlı, farklı, onu düşünmeye zorlayan, çözmeye, üretmeye yönelten, onu şaşırtan yeni bilgiler yüklemek hiç vazgeçmeyeceğiniz bir alışkanlık olsun.

Alman filozof, matematikçi ve bilimci Leibniz’in Değirmeni olarak bilinen bir düşünce deneyi tasarladı. Büyük bir değirmen, iç kısmına girecek olsanız, hareket eden çarklar, çubuklar ve kaldıraçlar; bu düzeneğin düşünebildiğini, hissedebildiğini ya da algılayabildiğini düşünmek fazlasıyla saçma gelir. İşte aynı şey, Leibniz’e göre beyin için de geçerliydi. Beyni bir değirmen boyutlarına genişletip içinde dolaşabilseydiniz, göreceğiniz tek şey de düzeneğin parçaları olurdu. Burada algıya karşılık gelecek bir şey bulamaz, her şeyin her şey üzerinde etki gösterdiğine tanık olabilirdiniz ancak. Peki siz neredesiniz? Ya düşünceleriniz? Duygularınız? Mutluluk? Zihin, Leibniz’e göre yalnızca mekanik neden-sonuç ilişkileriyle açıklanamazdı. David Eagleman Beyin adlı kitabında, buradan sonra eğer basit parçaların kendilerinden büyük bir şeyi nasıl ortaya çıkarabildiğini görmek istiyorsak da, en yakındaki karınca yuvasından öteye bakmaya gerek yoktur diyor. Buradaki önemli nokta şudur: Koloni, olağanüstü işler başaran bir süper-organizmanın özelliklerini taşısa da, her karıncanın tek başına yaptığı şey aslında oldukça basittir. Karınca, yerel talimat ve kurallara uyar, o kadar. Buradaki püf noktası karıncaların arasındaki etkileşimdir. Ve aynı şey beyin için de geçerlidir. Doğru yönde etkileşim kurmaları koşuluyla, temel beyin hücreleri yeterli miktarlarda bir araya geldiğinde zihin de belirlemeye başlayacaktır.

Bu da bizi temel bir soruya götürür: Zihin, etkileşimli birçok parçaya sahip herhangi bir şeyden de ortaya çıkabilir mi? Örneğin, bir kent bilince sahip olabilir mi? Wisconsin Üniversitesi’nden Profesör Giulio Tononi’ye göre parça ve bileşenlerin arasındaki etkileşim yeterli değil; bu etkileşimin altında belirli bir düzenleme biçimininde yatıyor olması gerek. Bilinçli bir sistem; bir çok farklı durumu temsil etmek için kusursuz bir denge halinde olan yeterli karmaşıklığa (“farklılaşma”), ağın birbirine uzak bölümlerinin sıkı bir iletişim halinde olabilmeleri için de yeterli düzeyde bağlanabilirlik özelliğine (“bütünleşme”) gerek duyar. Tononi’nin çizdiği çerçevede, farklılaşma ve bütünleşme arasındaki denge nicelendirilebilir; buna göre yalnızca doğru aralık içinde kalan sistemler bilinci deneyimleyebilirler. Eagleman şöyle bir yaklaşım getiriyor: Eğer zihin için kritik önemdeki unsur yazılım ise, kuramsal olarak kendimizi bedensel çatımızdan öteye taşıyabiliriz. Karşıya yüklemenin mümkün olduğu anlaşılırsa, başka güneş sistemlerine ulaşma kapasitesi de kazanmış olacağız. Asıl sorun, şimdiki biyolojik vücudumuzla bu dış gezegenlere ulaşıp ulaşamayacağımız. Karşıya yüklemenin gerçekleşmesi, evrenin bir köşesinden diğerine öznel bir zaman dilimi içinde geçmemize olanak sağlaması bakımından, fiziğin solucan deliği bulma düşünün gerçekleşmesine eşdeğerdir.

Bundan iki bin üç yüz yıl kadar önce Çinli filozof Chuang Tzu, rüyasında bir kelebek olduğunu görmüş ve uyandıktan sonra şu soru üzerinde düşünmüştü: Chuang Tzu kimliğimle, kendimi rüyamda bir kelebek olarak mı görmüş olduğumu, yoksa aslında şu anki kelebek kimliğimle kendimi rüyamda Chuang Tzu adlı bir adam olarak mı görmekte olduğumu nasıl ayırt edebilirim?

Fransız filozof Renè Descartes’in merak ettiği şey de, yaşamakta olduğumuz şeyin gerçek gerçeklik olduğunu nasıl bilebileceğimizdi. Descartes’ın farkına vardığı şey şuydu: Bütün bunları anlamaya çalışan bir “ben” var merkezde. Kavanozun içindeki bir beyin olsam da olmasam da, bu problem üzerinde fikir yormaktayım. Bunun hakkında düşünüyorum; öyleyse varım.

David Eagleman şu sonuca varıyor: Hangi yaklaşımların çıkmazlarla sonlanacağını, hangilerininse bizi zihinlerimizin ayrıntılı planlarına daha fazla yaklaştıracağını ancak bundan sonra söyleyecek bize Tabiat Ana.

Bediüzzaman’ın Tabiat Risalesi bize en başta bir hikâye ile başlıyor:

“Bir eczahanede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir macun istenildi. Hem hayatdar hârika bir tiryak onlardan yapılmak îcab etti. Geldik, o eczahanede, o zîhayat macunun ve hayatdar tiryakın çoklukla efradını gördük. O macunlardan herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki: O kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mizan-ı mahsus ile, bir-iki dirhem bundan, üç-dört dirhem ötekinden, altı-yedi dirhem başkasından ve hâkeza.. muhtelif mikdarlarda eczalar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa o macun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayatdar tiryakı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mizan-ı mahsus ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyade olsa, tiryak hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyade iken, herbirisinden ayrı bir mizan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczaları alınmış. Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garib bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o macunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl birşey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, ‘Bu fikri kabul etmem’ diye kaçacaktır.”

İşin aslını ise şöyle açıklar Bediüzzaman:

“İşte bu misal gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir macundur ve herbir nebat, hayatdar bir tiryak gibidir ki; çok müteaddid eczalardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkib edilmiştir. Eğer esbaba, anasıra isnad edilse ve ‘Esbab icad etti.’ denilse; aynen eczahanedeki macunun, şişelerin devrilmesinden vücud bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhal ve bâtıldır.

“Elhasıl: Şu eczahane-i kübra-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mizan-ı kaza ve kaderiyle alınan mevadd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irade ile vücud bulabilir. ‘Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabayi’ ve esbabın işidir.’ diyen bedbaht, ‘O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur.’ diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.”

İşte beyin, asıl bu işte çalıştırılmalıdır. Yoksa boş bir kutu, işlevsiz bir makine, kendini yiyen çarkların fabrikasına döner.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*