HAD KONULMAMIŞ HÜRRİYET ESARETTİR

İnsanın yaratılış gayesi itibariyle iradesini hür olarak kullanabilmesi, kulluk mefhumunun başlıca vasıflarından birini teşkil etmektedir. İnsanın Yaratıcıya âyinedarlık etmesi ve halife-i arz olması bakımından hürriyetinin şuurunda olması önemlidir, çünkü Bediüzzaman’a göre Cenab-ı Hak tarafından insana verilen benlik ve hürriyet, ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesi görmektedir. Diğer taraftan, irade ve hürriyet, insanı diğer yaratılanlardan ayıran hususî özelliklerden biri olan sorumluluk doğrultusunda mükâfat ve mücazata müstehak olmasını sağlamaktadır. Zira, insanın en birinci özelliği seçim yapabilmesi ve bu kapsamda mesuliyet taşıması için hürriyet alanında hareket edebilmesidir.

Hürriyet kavramı, insanın her türlü bağımlı hale getiren ve köleleştiren olgulardan bağımsızlaşması olarak nitelendirilebilir. İnsanın hürriyet alanını daraltan hatta ileri boyutlarda ortadan tamamen kalkmasına neden olan hal ve vasıflar şu kapsamda örneklendirilebilir: nefse itaat; hevasına, şehvetine, servetine, makamına, gençliğine his ve duygulara tutsaklık, aşırı ölçülere varan bir hazcılık, tüketim köleliği, aşırı bencillik, hâkimiyet tutkusu…

Bu kapsamda, insanın kendisini tutsak eden her türlü ifrat mertebedeki hissiyat ve etvarından kurtularak hür olmasının çaresi elbette içsel duygular, ihtiraslar ve tutkulardan kurtularak bağımsızlaşmasıyla mümkündür. Peki, burada Risale-i Nur ekseninde izlenmesi gereken metodoloji ne olmalıdır?

Yukarıda bahsi geçen türlü ihtiras ve ifrat mertebedeki hallerden kurtulmanın yegâne çaresi Allah’a imanla mümkündür çünkü “hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imândadır ve imân hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.” Beka için yaratılmış insan fıtratının fani, dünyevî zevklerle hudutsuz biçimde tatmin olması mümkün olmadığından insana daimî bir azap vermektedir. Bu doğrultuda, “ebed” için yaratılan insan ruhunun hakikî bir hürriyete kavuşması, geçici ve günahlı zevklerden bağımlılığının ortadan kalkması ile mümkündür.

Mutlak hürriyeti “vahşet-i mutlaka” olarak değerlendiren Bediüzzaman, hürriyete belirli sınırlar ekseninde bir şekil çizmiştir. Bu tasavvurda, insanın kâmil mertebede konumlanması için esas olarak hürriyetin, adab-ı şeriatla terbiye edilmesi gerekmektedir. Risale-i Nur’da belirtildiği gibi insanın kendisine verilen göz, akıl, dil gibi emanetleri sahibinin razı olacağı şekilde kullanması ve Onun izni dairesinde istimal etmesi gerekmektedir. Risale-i Nur’da pek çok örneklerden sadece birisi olarak; hürriyetin menbaı olan kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır. Bu doğrultuda, insanda fıtraten mevcut olan hissiyat ve kuvvelerin sahibinin kendisi olmadığını bilmek ve bunları sahib-i hakikisine verebilmek için “hürriyetin enaniyet ekseninde değil ubudiyet çerçevesinde” şekillenmesi gerekliliğini fark etmesi önem arz etmektedir.

“İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvat nerede, kütüphâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?”

Günümüz kapitalist çağı, kendi amaç ve araçlarına hizmet etmesi maksadıyla insana yaratılış gayesinden uzak bir hürriyet alanı çizmektedir. Bu tasavvurda “medenîlere” verilen zahirî hürriyet, esas itibariyle onları pek çok kul ve köleliğe mahkûm eden bir mekanizmanın çarkları haline getirmiştir. Fıtrî olarak insanda mevcut olan ve başkasına esir olmaya itebilecek hissiyatın hürriyet adı altında koşulsuz bir serbestiyet hüviyeti kazanması, “nefsî bir istibdada” sürüklemektedir. Had ve sınırların olmadığı bu özgürlük anlayışında, “modern bireye” çizilmiş olan hürriyet alanı, yaratılış maksadının haricinde zahirî ve hevesata tabi bir haz sunduğundan mevcut konjonktürde kitleleri kendine çekmektedir. Ancak had ve sınırları çizilmeyen bir özgürlük alanının sahih bir hürriyet alanı oluşturmayıp aksine bir esareti de beraberinde getireceği aşikârdır. Zira “Sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. [Aksine] Şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir olmaktır.” (Münazarat)

Bu noktada hürriyet ve istibdad kavramlarının kaynakları arasında Risale-i Nur’dan hareketle bir ayrıma gitmek son derece önemlidir. Bahsi geçen kısımda istibdad, şeytan ve nefs-i emmareyle bağdaştırılmıştır. Mefhum-u muhalifinden hürriyetin ise imandan geldiği sonucuna varılabilir. Zira, “İman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar.” Bu kapsamda, insaniyetin, nefsin şiddetli istibdadından kurtulmasının yegâne çaresi, maneviyat zafiyetinden kurtulmakla mümkündür.  Fıtratın ve yaratılış maksadının dışında olan bir hürriyet anlayışı, “halife-i arz” olan insanı en yüksek gayeden; süflî hayvan derecesine indireceğinden sonsuz bir esarete mahkûm etmektedir. Zahirî bir hiffet içinde modernitenin çeşitli özgürlüklerini hudutsuzca deneyimlemek isteyen insan, şeytanın binler baskısı altına girmekte ve nefs-i emmaresine esir olmaktadır.

Sonuç olarak hürriyetini kendi hayatında muhafaza edememiş bir şahsiyet, kendisine galip gelen hissiyatın istibdadı ve nefsinin tahakkümü altına gireceğinden manevî değerlerini tevillerle terk etmeye başlar. İç tekâmülün sağlanamadığı bu halet toplumsal alanda da enaniyetinin galebe gelmesiyle mütehakkim tavırlar alarak hürriyete zarar verecek bir hale gelmektedir. Tahkikî bir imanla insanın iç hürriyetini sahih manada sağlamasıyla elde edeceği hürriyet, istidatlarını inkişaf ettirmesini engelleyecek her türlü tahakküm ve esaretten kurtararak Rahman-ı Rahim’in bir hediyesi olan dış hürriyeti de beraberinde getirecektir.

(18. Risale-i Nur Kongresi Tebliğ Metnimden Derlenmiştir)

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*