İçimizdeki şeytan

İnsî şeytanlar. Kimi tanımlıyor bu ifade? Herhalde Netanyahu ve saz arkadaşları, veyahut Nemrut ve Firavun gibi azılı kâfirler, peygamber düşmanları olsa gerek. Acaba bu sınırlar nerede bitip nerede başlıyor? Peki ya bizler? Şeytanlaşmaktan, düşündüğümüz kadar berî miyiz?

Kur’ân’da pek çok farklı surede şeytanın şeytanlaşma sürecinden bahsediliyor. Bu tekrarın, sözü geçen olayın insanın kemalât yolculuğu açısından önemine işaret ettiği çıkarımının, dolayısıyla, çok da isabetsiz olmadığını söylemek mümkün. Şeytanın yoldan çıkışına dair ayetlere (Mushaf sırasına göre) ilk Bakara Suresi 34’te rastlıyoruz:

“Ve o zaman meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.”1

A’raf 12’de kıssanın devamını öğreniyoruz:

“(Allah) buyurdu: ‘Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ (İblis): ‘Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’”2

Dikkatin ve odağın dağılmaması için Kur’ân-ı Kerim’de çoğu zaman anlatılan olayların ayrıntıları verilmez. Dolayısıyla şeytanla ilgili bu ayrıntılar ve hikâyenin farklı yerlerde tekrarı, aslında Allah’a iman eden şeytanın, yoldan sapmasına sebep olan şey hakkında insanları uyarmak için yapılmış olabilir. Evet, ayetlerde anlatıldığına göre şeytanı, cennette bulunmasına ve imana sahip olmasına rağmen bu kadar alçaltan, gözünü karartan şey, kibriydi. Kibri onu, varlığından gelen bir üstünlük olduğuna inandırarak Allah’ın hikmetine ve adaletine olan itimadını kırmasına, sonrasında da gurura ve inada kapılarak tamamen yoldan çıkmasına sebep olmuştu. Şeytandaki bu yanılgının çıkış noktası insanda da mevcut: ene. Ene’nin mahiyetini tam anlamıyla idrak edememek enaniyetin kalınlaşmasına, yansıttığı isimleri ve güzellikleri kendinden bilmeye yol açarak en basit insanı bile, Allah muhafaza, Firavuncuk ve şeytancık yapabilir. Şeytanın secde etmek istememesini dayandırdığı yer de dikkat çekicidir: “yaratılış itibariyle üstün olma”. Tarih boyunca yapılmış ve hâlâ yapılmakta olan büyük katliâmlar ve zulümler düşünüldüğünde, zalimin davranışını benzer inanışlara dayandırdığı görülür. Fakat bu demek değil ki şeytanlaşmak Hitler’e mahsustur. Tüm dünyada yükselen milliyetçilik ve göçmen karşıtlığı, tüyler ürpertici şekilde, şeytanla benzer motivasyonlar taşır. Ülkesinde büyük bir göçmen nüfusa ev sahipliği yapan bizler de, bu tehlikenin her daim muhatabıyız.

İnsandaki bu potansiyel hakkında Bediüzzaman Said Nursî şöyle yazar:

“Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle adeta ene olur. Sonra, nev’in enaniyeti de bir asabiyet-i nev’iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev’iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı mübareze eder.”3

Şeytanın bir başka yanılgısı, aklının mutlaklığına duyduğu kör güvendir. Modernizm ve pozitivizmin ardından, insanlık tarihinde belki de kimse modern çağın insanları, yani bizler kadar aynı yanılgıya düşme tehlikesiyle bu kadar burun buruna olmamıştı. Zira bilim ve aklın mutlak otoritesini kabul etmek ve bilgiye sadece bilim aracılığıyla ulaşılabileceği varsayımları, aksi dahi düşünülemeyen, günümüz standart düşünme alışkanlığı olageldi. Aklın ve bilimin mutlaklığı kibri, insanı aczini idrak ve kabul etmekten alıkoyup Allah’a tam itaatin ve güvenin önüne set çekebilir. “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremeyecektir”4 hadisi de kibir ile iman eksikliği arasındaki organik bağı teyit eder. Aklına güvenin bir diğer getirisi, yersiz kendinden eminlik olarak karşımıza çıkar:

“İnsanlardan öylesi var ki, hiçbir gerçek bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışır durur ve işi gücü bozgunculuk olan her azgın şeytanın ardına düşer.”5

“Çünkü o sapıklığa düşenler, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler; yine de kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”6

Şeytanın kabullenmekte başarısız olduğu, fakat idrak edip kabul edildiğinde insanı kendini sıkıştırdığı daracık ene’sinden sonsuzluğa, feraha ve hakikate çıkaracak anahtar, kulluk bilincidir. Nitekim Cenab-ı Hak ene’yi insana tuzak olsun diye vermemiş, onu insanın bu yaratılış hakikatine ulaşabilmesi için bir araç kılmıştır. Ene’nin iki veçhinden bahseden Said Nursî hayra bakan Nübüvvet veçhini şöyle açıklar:

“Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet-i mahzânın menşeidir. Yani, ene kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti harfiyedir. Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebaîdir. Yani başka birisinin vücudu ile kaim ve icadıyla sabittir, itikad eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izni ile; surî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikatı, zılliyedir. Yani, hak ve vâcib bir hakikatın cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise, kendi Hâlıkının sıfât ve şuunatına mikyas ve mizan olarak, şuurkârane bir hizmettir. (…) Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye itimad, ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhiyeden istimdad, kusurunu görüp aff-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbihhân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.”

Ve insan aczini ve fakrını bildiği, Rabbine sığındığı zaman, işte o zaman şeytandan berî oluyor ve ona hem Cehennem ateşinden hem şeytanın şerrinden sonsuz koruma sağlanıyor:

“Elbette benim ihlaslı kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin ve zorlayıcı gücün yoktur. Onların koruyucusu ve işlerine vekîl olarak Rabbin yeter!”7

“Ancak içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ! Onları azdırmaya gücüm yetmez. Allah şöyle buyurdu: ‘İşte bu ihlâs ve teslimiyet yolu, Bana varan dosdoğru yoldur.’”8

Aklına ve benliğine güvenip, şeytana uyanlar ise yardımsız ve desteksiz, yapayalnız kalır.9

 

Dipnotlar:

  1. Ayrıca bknz: Sâd 71-75, Hicr 19-35.
  2. Ayrıca bknz: Sâd 75-76.
  3. Söz, 1. Maksat.
  4. Müslim, İman, 147; Ebû Davud, Libas, 26.
  5. Hac 3.
  6. A’raf 30.
  7. İsrâ 65.
  8. Hicr 40-41.
  9. Furkan 29.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*