Dinimizde şeytan, kendisine belirlenmiş bir mühlet içerisinde insanları azdırmayı, yoldan çıkarmayı vazife edinmiş bir mahluktur. Ebedî saadete talip insanoğlunu, fani ve kısa dünya hayatı içerisinde aldatabilmesi için her nevi yolu kullanıp, daimî bir ümit, azim ve sabırla uğraşması gerekmektedir.
Şeytan; bâtılın, ademin, tahribin vazifelisi olduğu için insana yaklaşımı hile ve aldatma üzerinden olmak zorundadır. Kur’ân-ı Kerîm, şeytanın kandırma biçimlerini, insana mükerrer surette haber vermektedir. “Ardınca gitmeyin, dost edinmeyin, adımlarına uymayın, şeytan apaçık bir düşmandır” ikazları ile insanın gerçek düşmanını, ona sürekli hatırlatmaktadır.
Şeytan yaratılıştan itibaren şeytan olarak yaratılmadı. İnsan ile şeytan oldu ve insanı tanıdıkça istidatları da o nispette gelişti. Her asırda, insan tekâmül ettikçe, şeytan da kendi yaklaşım yöntemlerini, hilelerini geliştirdi. Hz. Âdem’den Efendimize (asm) kadar, binlerce peygamber, kendi dönemlerinin şeytanî tasallutlarıyla mücadele edip, manevî yaralarını sardılar. Son peygamber Hz. Muhammed (asm) ile din tamamlandı. Kıyamete kadar artık tüm taarruzları def eden, tüm hile ve aldatmacaları dağıtan yegâne hakikat güneşi Kur’ân-ı Kerîm’di.
Asrımız, kıyamet asrı olması hasebiyle şeytanın taarruz, tasallut ve aldatmalarının en azamî noktada olduğu bir asır. İnsanı her yönüyle tanıyan şeytan, ona her yönden her derecede yaklaşabilecek bir istidada sahip artık. Milyonlarca insan tanıyan şeytan, insan denen mahlukun en küçük ve gizli duygularına, zaaflarına, hislerine hâkim. Şeytanın insanı bu kadar yakından tanımasına karşılık insanoğlu onu ne kadar tanıyor? Mahiyetine, yaptığı işlere, aldatma ve hilelerine ne kadar vâkıf?
ŞEYTANIN HİLELERİ
Şeytanın besmelesi “kendini unutturmaktır”. Hangi nevi hile olursa olsun, her işine girişirken en evvel kendini unutturur. Sonra kandırmaya yeltenir. Bu yüzden mü’min her işe başlarken besmele çekerek şeytanı da hatırlamış olur ve ondan Rabbine iltica eder. Şeytan kendini devre dışı bıraktığında insandaki teyakkuz ve tedbiri ortadan kaldırır. Apaçık düşman olan şeytan artık gizlenmiştir. Dikkat edilecek bir konumda değildir. İnsanları yoldan çıkarma pahasına kendini yok sayan şeytan, artık saldırı pozisyonundadır.
DESİSELER
Desise, insanın selâmet-i fikrini ifsat eden, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-i muhakemeyi bozan ve istikamet-i fikriyeyi ihlâl eden şeytanî bir aldatma biçimidir. Desise, nihayetinde fikrî düzeyde, itikadî boyutta, muhakeme seviyesinde bir bozulma meydana getirse de çıkış noktası aklî değil, zaafîdir. Şeytanın insandaki fikrî istikameti bozup, şüphelere düşürebilmesi için önce insandaki zayıf damarları işlettirmesi gerekmektedir. Bu zafiyetlerin her birini kullanarak desiseleri için ortam hazırlar.
Mesela sû-i zan ve gıybet bir zafiyettir, muhabbet ve uhuvveti kıran her türlü desiseye ortam hazırlar. “İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet ederler.”(1)
Yine mesela vehim bir zafiyettir. Tahayyülü, tasdik suretinde göstererek yeise düşürecek desiselere ortam hazırlar.
Desiselere muknî cevaplar bulmak mühim olsa da esas olan zafiyetleri terbiyedir. Zafiyetler terbiye olursa desiseler şüphelere dönüşecek yolu bulamaz.
“İşte, ey şeytanın desiselerine müptela olan bîçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalp istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hatıratını tart.”(2)
HEMEZÂT
Hemezât, dürtme manasına gelir. Mahmuz kelimesi de aynı köktendir. Atı mahmuzlamak tabiri, atı dürtüp hızlandırmak anlamındadır. Şeytanın aldatma biçimlerinden birisi de hemezâttır.
Hemezât, dürtmek nevinden olduğu için desise gibi değildir. Desise daha uzun sürede etkisini gösterirken, hemezât çok hızlı ve fevrîdir. Bu yönüyle hemezât, his ve heveslerin aldatılmasıdır.
“Fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için, gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor.”(3)
Özellikle taşkınlıklar, sefahetler, tecavüzler, hemezâtların hissî aldatmasıyla meydana gelir. His ve heves her an uyanık olduğu için küçük bir dürtme ile azîm tahribat ve taşkınlıklara yol açabilir.
Hemezâttan her vakit Rabbe iltica etmek gerekir. Hislerin taşkınlıkları için de özellikle irade terbiyesi mühimdir.
“İrade, zihin, his, latîfe-i Rabbaniye, her birinin bir gayetü’l-gàyâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Latîfenin, müşahedetullahtır.(4)
VESVESELER
Vesvese, şeytanın kuvve-i hayaliyeye tasallutudur. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani hayali hakikat zannedip yeise düşmektir. Kendine gelen fısıltıların vesvese nev’inden olduğunu bilmeyen insanın nihayeti yeistir. Bu yüzden vesvesenin vesvese olduğunu fark etmeli, yani ilim onu tard eder.
Vesvese bir çeşit fısıltı olduğu için bu fısıltıya bir mana vermeye çalışmak esas problemi teşkil eden kısımdır. Fısıltı, bir desise gibi net ve gür bir ses değildir. Hatta tam tersi ne olduğu belli olmayan, anlaşılırlıktan uzak belli belirsiz kısık bir sestir. Dolayısıyla bu belirsizliğin üzerine saatlerce düşünüp, kurup, bundan bir anlam çıkarmaya çalışmak şeytanın istediği şeydir. İnsan bu belirsizlik üzerine düşünüp saatlerce kafa yorarken şeytan onu hem desiselere açık hale getirir. Hem de yeise düşürür.
Şeytanın her hilesi gibi vesvesenin de çaresi, yine Allah’a sığınmaktır. Bir de elbette vesveseyi tanımaktır. Çünkü ancak vesveseyi tanıyan, ona ehemmiyet vermez.
CERBEZELER
Cerbezenin şe’ni, bir seyyieyi sümbüllendirerek hasenata galip etmektir. Zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temaşa eder.(5) Cerbeze, şeytanın insandaki insaf nazarını bozmasıdır. İnsafı bozulan kendini, kâinatı ve hadiseleri doğru okuyamaz ve zulmeder. Şeytan, cerbeze ile insanın akıl yürütme mekanizmasını bozar. Aklın elinden insafı alır. Akıl vasat yolundan şaşar, olanı olduğu gibi göremez. Zaten hak ve hakikatin görünememesinin en mühim sebebi cerbeze nev’inden söz oyunlarıyla, iğfal, safsata, mugalata gibi hileler ile şeytanın hakkın üzerini örtmesidir. Cerbeze ile insaf yok edildiğinde, insan her türlü bâtılı hak suretinde görebilir.
Mesela hak ile bâtılın ortasında bir vaziyet takınmak, görünüşte objektif olmak olarak algılansa da bir cerbezedir. Çünkü haktan çıkıldığı an bâtıla girilmiş olunur. Bu yüzden eğer akıl insafı kaybederse garaz hâsıl olur. Yani hakkın tarafından olaya bakamayan, tarafsız değil bâtıl tarafından bakmaya başlar. Bu durum asrımızdaki iman problemlerinin büyük bir kısmını teşkil eder. Şeytan, insanı cerbeze ile iman dairesinin dışına attığı anda kişi ortada bir yerde değil bizzat küfrün içinde buluverir kendini. Bu yüzden agnostisizm gibi yollar cerbeze ile üretilmiş, ortada bir yerde değil bizzat küfrün karanlıklarına dahil olmuş, insafın kaybedildiği dalâlet yollarıdır.
Cerbezeye sürekli maruz kalmak bir süre sonra nazarı bozar. Bediüzzaman, “güzel gören, güzel düşünür” kaidesiyle aslında “görme”nin ne denli önemli olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla güzel görmeyi bozacak her kanal, her yazı, her fikir, her yorum, bir süre sonra güzel düşünmeyi de bozacaktır. Sâfi zihinleri idlâl edecektir. Özellikle insî şeytanların işlettirdiği cerbeze karşısında mü’min, nazarını temiz tutmakla mükelleftir. Bozuk, malayani, boş, kirli her türlü girdiden uzak durmak bu noktada çok mühimdir.
Netice olarak şeytanın kalbi bizzat bozacak bir gücü yoktur fakat hile ve desiselerle fikri, hemezâtlarla hissi, vesveselerle hayali, cerbezelerle aklı ve nazarı bozarak nihayetinde mahall-i iman olan kalbe ulaşır ve kişiyi imansızlığa sürükler.
Şeytanın zayıf hilelerine karşı tedbir ve teyakkuz ile uyanmalı, talim ve terbiye ile güçlenmeli, istiâze ve istiğfar ile silahlanılmalıdır.
Dipnotlar:
- Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nokta.
- Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, On Üçüncü İşaret.
- Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, Yedinci İşaret
- Hutbe-i Şamiye, İkinci Zeylinin İkinci Kısmı.
- Münazarat’tan iktibas.

İlk yorumu siz yazın