‘KORKMAK’TAN KORKMAK MI GEREKİR?

Bilimsel verilere göre kaygılarımızın büyük bölümü hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Ama buna rağmen vücudumuz savaş moduna giriyor. “Ya hastalanırsam?”, “Ya başıma kötü bir şey gelirse?”, “Ya her şey ters giderse?” Bu cümleler, zihnimizde çoğu zaman sessizce dolaşıyor. Hiç olmayacak bir ihtimali, sanki çoktan yaşanmış gibi hissediyoruz. Henüz gerçekleşmemiş senaryoların etkisiyle uykularımız kaçıyor, iştahtan kesiliyoruz ya da günlük kararlarımızda bile temkinli davranıyoruz. Peki, kaygının hayatımızda bu kadar baskın olmasının sebebi ne?

Bir habere göre, ABD Penn State Üniversitesi’nde yaygın anksiyete bozukluğu (GAD) tanısı almış bireylerle yapılan bir araştırma, bu soruya çarpıcı bir cevap veriyor. Katılımcıların 30 gün boyu kaygı ve endişeleri takip ediliyor. Sürenin sonunda endişelerin yüzde 91,4’ünün hiçbir zaman gerçekleşmediği tespit ediliyor. Geriye kalan yüzde 8,6’lık kısmın ise büyük çoğunluğunun, kişinin beklediği kadar büyük bir zarara neden olmadığı da ortaya çıkıyor.

Ancak beyinde durum farklı olabiliyor. Gerçekleşmeyen senaryolar bile, gerçek bir tehlike gibi algılanıyor. Kalp hızlanıyor, kaslar geriliyor, tüm sistem alarma geçiyor. Peki ama neden? Beyin, olmayanı neden varmış gibi yaşıyor?

Uzman Klinik Psikolog Seda Akçakaya “Beyin, hayalle gerçeği neden karıştırıyor?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor: “Beyin her zaman gerçekle düşlemi ayırt edemeyebilir. O yüzden biz hayal kurduğumuzda bile beyin onu gerçekmiş gibi algılayıp ona göre bir tepki verebilir. Yani o tehdit sadece hayal ürünü değil, gerçekte varmış gibi beyin onu kodlayarak ona uygun bir tepkide bulunur. Beyin bu durumu bir alarm gibi yorumlar ve bedeni harekete geçirir. Aslında bu, hayatta kalma arzusunun bir parçasıdır.”

Hayatı zorlaştırmayacak kadar ‘korku’ya evet ama fazlasına ‘hayır’ demek en iyisi her halde…

Araştırmacıları şaşkına ağaç

Yine bir ‘şok etti’ haberiyle karşı karşıyayız: Bilim insanları bazı incir ağacı türlerinin yüksek miktarda karbondioksiti taşa çevirebildiğini buldu. Bütün ağaçlar havadaki karbondioksiti toplayarak bunu selülöz gibi bitkiyi meydana getiren yapılara dönüştürür. Bazı ağaçlarsa CO2’yi kalsiyum oksalat adı verilen kristal bir bileşiğe çevirir. Bu bileşik daha sonra kireçtaşı ve tebeşir gibi taşların ana bileşeni olan kalsiyum karbonata dönüştürülebilir.

Kalsiyum karbonattaki inorganik karbon toprakta organik karbona kıyasla çok daha uzun süre kalabildiğinden daha etkili bir CO2 tutma yöntemi sunuyor.

Zürih Üniversitesi’nden Dr. Mike Rowley liderliğindeki bir araştırma ekibi bazı incir ağaçlarının da karbondioksitten şaşırtıcı seviyelerde kalsiyum karbonat üretebildiğini keşfetti.

Araştırmacılar Kenya’nın Samburu bölgesine özgü üç incir ağacı türünü belirledikten sonra kalsiyum karbonatın ağaçtan ne kadar uzakta oluştuğunu inceledi. Ayrıca bu süreçte rol alan mikrobiyal toplulukları da tespit ettiler.

Bilim insanları senkrotron analizi yoluyla kalsiyum karbonatın hem ağaç gövdelerinin dış kısmında hem de ağacın derinlerinde oluştuğunu buldu.

Çalışmanın bulgularını Prag’da düzenlenen Goldschmidt Konferansı’nda sunan Dr. Rowley “Beni gerçekten şaşırtan ve hâlâ şaşırdığım şey, kalsiyum karbonatın ağaç yapılarının beklediğimden çok daha derinlerine inmesiydi” diyor.

Dr. Rowley’e göre bu ağaçların yaygınlaşması, iklim krizinin arkasındaki en önemli nedenlerden biri olan karbondioksitin atmosferden uzaklaştırılmasına büyük katkı sağlayabilir.

İlim ilerledikçe daha fazla ‘şok’lara maruz kalacağız anlaşılan…

AFRİKA DA ADALET BEKLİYOR

Dünyadaki adaletsiz gelir dağılımını ortaya koyan dikkat çekici bir haberle karşı karşıyayız. Buna göre Afrika’nın en zengin 4 dolar milyarderi, kıta nüfusunun yarısına denk gelen 750 milyon kişinin servetinden daha fazlasına sahip.

Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayımlanan “Afrika’daki gelir adaletsizliği ve süper zenginlerin yükselişi” başlıklı rapor, kıtada gelir adaletsizliğinin hiç olmadığı şekilde derinleştiğini gözler önüne serdi.

Raporda, kıta nüfusunun üçte birinden fazlasına karşılık gelen 460 milyon kişinin aşırı yoksulluk sınırı altında yaşadığına işaret edilirken, aşırı yoksulluğun giderek arttığına vurgu yapıldı. Afrika’nın dünya genelinde zenginlerin servetlerinin en hızlı arttığı ve yoksullukla mücadelenin en yavaş ilerlediği bölgelerden biri olduğu kaydedilen raporda, kıtanın en zengin dört ismi, Nijeryalı iş insanı Aliko Dangote, Güney Afrikalı Johann Rupert ve Nicky Oppenheimer ile Mısırlı Nassef Sawiris olarak sıralandı.

Raporda, bu dört ismin 57,4 milyar dolar servete sahip olduğu, bu rakamın, kıta nüfusunun yarısına tekabül eden 750 milyon kişinin toplam servetinden daha fazla olduğu aktarıldı.

Bu gelir adaletsizliğinin, siyasî irade eksikliğinden kaynaklandığına dikkatin çekildiği raporda, Afrika’daki hükümetlerin zenginlere karşı özel bir vergilendirme politikası uygulamadığının altı çizildi. Raporda, zenginlerin servetlerini genellikle yurt dışına aktardığı, böylece vergi sisteminin dışında kalabilmeyi başardıkları bilgisine de yer verildi.

En zengin Afrikalılardan alınacak yüzde 1’lik ek servet ve yüzde 10’luk ek gelir vergisinin, kıtada eğitim ve elektriğe ulaşım konusundaki sorunları çözmeye yeteceği kaydedildi.

Raporda görüşlerine yer verilen Oxfam Afrika Direktörü Fati N’zi-Hassane, bu adaletsizliğin temelinde yanlış politikalar yattığını ifade ederek, “Afrika çok zengin ancak bu zenginlik, küçük bir seçkin grubun devasa servetler biriktirmesine imkân tanıyan çarpık bir sistem tarafından heba ediliyor” ifadesini kullandı.

N’zi-Hassane’ye göre çözüm basit: “Zenginleri vergilendirmek ve geri kalan nüfus için yatırım yapmak.”

Çok haklı…

Arıların adını kirletmeyelim…

Çinli bilim insanları, arıların beyinlerine kontrol cihazları yerleştirerek onları sibernetik organizmalara dönüştürmeyi başardıklarını duyurdu. Bir tutam tuzdan daha hafif olan cihaz, işçi arının sırtına yerleştiriliyor ve küçük iğneler aracılığıyla böceğin beynine bağlanıyor. Araştırmacılar, cihazın yapılan testlerde 10 denemeden 9’unda başarılı olduğunu ve arıların sola veya sağa dönme talimatlarına uyduğunu söyledi.

Habere göre sibernetik arılar kurtarma görevlerinde veya askerî keşif amacıyla gizli operasyonlarda kullanılabilir. Küçük cihazın, bilgi toplayıp kaydetmesini sağlayacak kameralar, dinleme cihazları ve sensörlerle donatılabileceği de belirtildi. Öte yandan küçük boyutları nedeniyle, küçük alanlara erişim sağlamak gibi gizli askerî veya güvenlik operasyonları için de kullanılabilirler. Böceğin görsel işlem merkezi olan optik lobuna elektrik darbeleri göndererek çalışan bu sistem, araştırmacıların böceğin uçuşunu yönlendirmesini sağlıyor.

ABD ve Japonya başta olmak üzere birçok ülke sibernetik böcekler üretmek için yarışıyor. Japonya’daki bilim insanları daha önce güneş enerjisiyle çalışan ‘sırt çantası’ taşıyan, uzaktan kumandalı bir hamamböceğini raporlamışlardı. Hamam böceğinin tehlikeli bölgelere girmesi, çevreyi izlemesi veya yeniden şarj edilmeye ihtiyaç duymadan arama kurtarma görevi üstlenmesi amaçlanmıştı.

İlim adamlarının araştırma yapması iyi de, bu iş için ‘bal fabrikası’ olan arıların kullanması biraz garip… Lütfen, arılardan uzak durun…

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*