Sinema, sadece bir eğlence aracı değil; aynı zamanda fikirlerin, duyguların ve hayat anlayışlarının şekillendiği güçlü bir alandır. Yani “film izliyorum” dediğimizde aslında sadece bir hikâye tüketmiyoruz. O hikâyenin içinde saklı olan fikirleri, duyguları ve davranış kalıplarını da içselleştiriyoruz. Bu yüzden sinema, doğru kullanıldığında ruhu besler; yanlış kullanıldığında ise yozlaştırır hatta insanı iç çatışmalara sürükleyebilir. Eskiden bir filme giden genç, sinemadan çıktığında üzerine düşüneceği bir şeyler bulurdu. Mesela, “Keşke ben de o karakter gibi sabırlı olabilsem.” ya da “Vefanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anladım.” diyebilirdi. Oysa bugün birçok genç sinema salonundan çıktığında aklında kalan tek şey; şiddet dolu bir kavga sahnesi, ölçüsüz bir aşk hikâyesi ya da gösterişli lüks bir hayat oluyor. Çünkü artık filmlerin verdiği mesajlar, ruhu geliştirmek yerine nefsi doyurmaya odaklanıyor. Filmlerde öyle karakterler sunuluyor ki artık iyiyle kötü arasındaki çizgi silinmiş durumda. Hırsız ama zeki, yalancı ama havalı, asi ama karizmatik… Biz gençler bu karakterleri izleyip farkında olmadan onları örnek almaya başlıyoruz. Neden mi? Çünkü bu karakterler “cool” yani havalı bir şekilde sunuluyor. Böylece genç izleyici, bu tür davranışları fark etmeden ‘normal’ hatta ‘takdir edilesi’ olarak görmeye başlıyor.
Aileyle çatışma içinde olan karakterler adeta birer kahraman gibi gösteriliyor; ahlâksızlık ise özgürlüğün bir ifadesi olarak sunuluyor. Hâlbuki aile, bizim en kıymetli değerlerimizdendir; haya ise bir gencin ziynetidir. Ancak sinemada bu değerlere yönelik sistemli bir saldırı var. Üstelik bu saldırı çoğu zaman doğrudan değil ustaca gizlenmiş mesajlarla yapılıyor. Bu yüzden çoğu zaman farkında bile olmadan etkileniyoruz; bilinçaltımız kirli içeriklerle besleniyor. Bu durum sinemanın ne kadar güçlü bir araç olduğunu açıkça gösteriyor. Bugün özellikle gençlere yönelik çekilen birçok dizi ve filmde; iman, sabır, vefa gibi erdemler “sıkıcı”, “modası geçmiş” gibi yansıtılıyor. Halbuki gerçek hayat, tam da bu değerlere sarılan insanlarla güzelleşir. Ama sinema bu gerçeği gölgelediğinde, genç zihinlerde bir kafa karışıklığı başlar; hak ile bâtıl birbirine karışır. Bir film izliyorsun; küfür, şiddet ve ahlâksızlık içeriyor ama yine de ödül alıyor ve övülüyor. Peki neden? Çünkü artık sinema dünyasında neyin değerli olduğu değil, neyin çok izleneceği önemseniyor. Yani reyting, içerikten daha kıymetli görülüyor. Ama biz bu oyunu bozabiliriz. Nasıl mı? Bilinçli bir seyirci olarak!
İzlediğimiz her filme ‘Bu bize ne katıyor?’ diye sormalıyız. İzlediğimiz sahnelerin bizde ne hissettirdiğini ve bizi nelere alıştırdığını fark etmeliyiz. Çünkü bazen yalnızca bir sahne bile düşüncelerimizi ve duygularımızı etkileyebilir. Örneğin bir karakterin yaptığı kötülüğün süslenerek sunulması zamanla kötülüğü gözümüzde meşrulaştırabilir. Bu nedenle izlediklerimizi sorgulamayı ihmal etmemeliyiz.
Bu noktada yalnızca izleyici değil aynı zamanda üretici de olmalıyız. Biz yazar olabiliriz, senarist olabiliriz, yönetmen olabiliriz. Eğer biz susarsak sahneyi başkaları doldurur. Ama eğer biz iman, ahlâk ve hakikat temelli filmler üretirsek, işte o zaman sinemanın gerçek gücünü ortaya koymuş oluruz. Çünkü biz bu ülkenin hem geçmişine hem geleceğine sahip çıkan bir gençliğiz.
Unutmayalım, izlediğimiz her sahne kalbimize işler; neyle beslenirsek iç dünyamız da ona göre şekillenir. Ama gafletle bakarsak sinemanın sunduğu zehri bal sanabiliriz. Eğer bir film bizi Rabbimizden uzaklaştırıyor, edepsizliğe alıştırıyor ya da boş bir yaşama yönlendiriyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Çünkü göz, kalbin kapısıdır; ne izliyorsak kalbimize o giriyor. Bu yüzden sinemaya sadece bir eğlence aracı olarak değil aynı zamanda bir terbiye alanı olarak bakmalıyız.
“Sinemada yozlaşma” deyip geçmeyelim. Bu mesele doğrudan geleceğimizi ilgilendiriyor. Bugün hangi filmi izlediğimiz yarın nasıl bir toplum olacağımızı belirler. Eğer biz sinemanın dilini imanla ve ahlâkla yeniden kurarsak hem perdede hem hayatta ışık olabiliriz. Unutmayalım biz ne izliyorsak ona dönüşürüz. Vicdanımızı diri tutmak, kalbimizi korumak ve gelecek nesillere tertemiz bir İslam mirası bırakmak istiyorsak sadece şikâyet eden değil çözüm üreten, sadece izleyen değil yön veren bir gençlik olmalıyız. Çünkü hakikat ekranlardan silinirse kalpler de yavaş yavaş karanlığa gömülür. Ama biz inancımızı, değerlerimizi ve umudumuzu perdeye taşırsak sinema sadece bir eğlence değil bir diriliş aracı olur. Ve biz bu dirilişin öncüsü olabiliriz.

İlk yorumu siz yazın