Toplumun değişmesi lazım

Başlık fazlasıyla iddialı, kabul ediyorum.

Peki, nereden başlamak gerekiyor?

Uzun bir düşünme evresinden sonra kanaatim şöyle şekillendi:

Toplumun değişmesi lazım; fakat önce kendimden başlamam gerekiyor.

Kendimi en ideal şekilde eğitebilmeliyim.

Bediüzzaman’ın, “Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyleyse nefsimden başlarım”[1] sözünden hareketle, sorunun bende olduğu hissiyatına kapıldım. Eğer sözlerimizin tesir etmesi isteniyorsa, iddialarımızı önce kendimiz  yaşamalı, dikte ettiğimiz hususiyetleri kalben kabul ederek hayata tatbik etmeliyiz. Aksi halde, saman alevi misali geçici kelamlar üretir ve bu kelamlar nafile sözlere dönüşür.

Toplum bireylerden teşekkül eder. Bireyler, sosyalleşme ihtiyacıyla bir araya gelirler; bazen ihtiyaçların temini noktasında, bazen de sorunların çözümünde. Listeyi uzatmak mümkün. Ancak ideal düzen bozulduğunda, bu tür durumların ıslahı gerekir. Aksi halde sorunlar karmaşık hale gelir, çözümü zorlaşır ve istenmeyen sonuçlar ortaya çıkar.

Kendi konfor alanımdan çıkmam gerekiyor. Ağır bir taş var ve tam da şimdi elimi taşın altına koymam lazım. Yüce kitabımız, hayatımızın her zerresine en güzel ve en isabetli şekilde tesir etmek üzere gönderildi.

Adalet, ibadet, Allah’ın birliği ve haşir hakikatleriyle insanın dünya serencamını güzelleştirmek üzere tanzim edilmiştir.

Hız ve haz çağında yaşıyoruz.

Saniyeler bile bazen uzun geliyor. Videoların süresi uzadıkça izlenme sayılarının bariz şekilde azaldığını görüyoruz. Okuma alışkanlıklarımız, istatistiklere göre, muasır medeniyetlere kıyasla oldukça düşük. Okumayan ben, sorgulamayan ben, araştırmayan ben!

Kelime haznesi günlük 100 kelimeyle sabit olan ben!

Bir araştırmaya göre, kelime bilgisi, düşünceyi ve dolayısıyla konuşmayı daha akıcı hale getiren en önemli unsurlardan biri.

“Yaşayışta sadelik, düşüncede ihtişam.” Bu söz, benim ve toplumun ulaşması gereken bir durumu ifade ediyor.

Günümüz insanının en temel misyonunun, eylemleriyle söylemlerini aynı istikamette tutma gayreti olduğunu düşünüyorum. Zira anlattığımız hakikatlerin yeşerebilmesi ve ihtiyaç olan gönüllere tesir edebilmesi, ancak bu iki durumun birbirini desteklemesiyle mümkündür. Aksi halde, sözlerimiz ters tepkilere neden olur ve söylediklerimizle yaptıklarımız aynı düzlemde olmaz.

İnsanlığın dünyada saadeti ve istikameti için gönderilen yüce kitabımız, ebedî âlem içinde kurtuluş vesikasıdır. Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, sözleri ve davranışlarıyla bizlere en güzel rol modeldir.

Bu bağlamda, Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözünü anlamalıyız:

“Eğer biz, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.”[2]

Doğru İslamiyet bizden okumayı, hakikatleri yazmayı, çalışmayı, üretmeyi ve insanlığa faydalı eserler meydana getirmeyi istemektedir. Ancak bunlarla sınırlı değildir.

“Şüphesiz ki bir kavim, kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”[3]

Ayet-i Kerime’den anlaşılan kendi durumumuzu kendimiz düzeltmeliyiz, bir aksaklık varsa elimizden geldiğince ıslahı için gayret göstermek durumundayız.

Yanı başımızda ve dünyanın ekser yerlerinde çeşitli zulümler var.

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken işittim dedi:

“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17)

Bu hadisten anlaşıldığı üzere zulümlere karşı elimiz, dilimiz ve kalbimizle mukabele etme zorunluluğumuz var.

Fiil olarak düzeltmek yöneticilerin, kelam ile mukabele etmek alimlerin ve kalben düzeltmek fiil ve kelamla mukabele edemeyen imanın en zayıf derecesine sahip olanların ahvâlidir.

Adil yöneticileri seçmeyi, hak ve hakikati öğretecek ilim ehli insanları yetiştirmeyi ve hakikatlere aşina toplumu meydana getirmek zorundayız.

Kur’an-ı Kerîm’de, “Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Âl-i İmrân, 3/104) buyurulmaktadır.

İyiliğin emredilmesi ve kötülüğün menedilmesi herkese, hepimize farzdır. Bu emrin hayatımızın her zerresine tesir etmesi lazım, ekmek gibi su gibi ihtiyaç var.

Toplum ve ben ancak böyle değişebiliriz…

Peki en nihayetinde çözüm ne olabilir?

“Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadâkat, sebat, tesanüd.”[4]

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanıyorsunuz…’’ (Âl-i İmrân, 3/110)

Bu ayete nail olabilmek duasıyla…

 

Dipnotlar:

  1. Sözler, Yirmi Birinci Söz.
  2. Tarihçe-i Hayat.
  3. Rad Suresi, 11. Ayet.
  4. Münazarat.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*