Bu ay Tanpınar’ın meşhur romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerine konuşalım istedim. Kitapla ilk tanışmam lise yıllarına dayanıyor; o dönem Tanpınar’ın kendine özgü diline alışık olmayışım ve romanın ele aldığı meseleleri tam kavrayamamam, okuma sürecini benim için hayli zorlaştırmıştı. Ancak yakın zamanda birkaç makaleyle birlikte yeniden okuduğumda, romanın çok katmanlı yapısını ve ince eleştirilerini daha iyi anlayabildiğimi fark ettim. Bu yazıda, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuyup sıkıcı bulan ya da yarım bırakanlar için yeni bakış açıları sunabilmek maksadıyla edindiğim izlenimleri paylaşmaya çalışacağım.
Berna Moran’ın Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış kitabında Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bölümleri tarihsel bir şekilde bölümlendirilir.1 Bu sınıflandırma, romanı okurken bana yeni bir pencere açtı; bu yüzden burada paylaşmak istiyorum. Roman toplam dört bölümden oluşur. Moran’a göre birinci bölüm “Büyük Ümitler” Tanzimat öncesini, ikinci bölüm “Küçük Hakikatler” Tanzimat dönemini, üçüncü bölüm “Sabaha Doğru” ve dördüncü bölüm “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır” Cumhuriyet dönemini anlatır. İlk kitap baskısını 1961 yılında yapan bu roman, Moran’a göre 1910-1960 yıllarının bir parodisidir. Hakikaten romanı okuduğumuzda bu tarihsel paralellik hemen dikkatimizi çeker. Özellikle romanın ilk yarısı, Osmanlı’nın dönüşümünü ve Cumhuriyet’le birlikte geride bırakılan kültürü ele alır. Tanpınar bu süreci, ne nostaljiye ne de toptan reddiyeye sapmadan, artısıyla eksisiyle anlatmayı başarır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü için özünde bir otobiyografi parodisi diyebiliriz. Hayri İrdal, kitabın en başında hayatını yazmak istediğinden ve kuruluşunda bizzat bulunduğu “enstitü”nün arka planını kendi perspektifiyle anlatmak istediğinden söz eder. Ancak bütün metin boyunca olanları “güvenilmez anlatıcı”dan dinlediğimiz için olayların bir kısmını okur olarak kendimiz yorumlamamız gerekir. Roman boyunca Hayri İrdal’ın söylediklerinin ne kadarına inanmalıyız, ne kadarı ise uydurma ya da çarpıtma, tam olarak kestiremeyiz. Bunu özellikle kitabın sonlarına doğru daha kuvvetli bir şekilde hissederiz. Bu tekinsizlik hali modernist ve daha sonrasında gelecek postmodernist edebiyatın karakteristik özelliklerinden biridir. Dünya savaşları sonrası mutlak hakikatin kırılması edebiyata bu şekilde akseder. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, hem yapısı hem de üslubu itibariyle bu yaklaşımı yansıtır.
Romanda devamlı olarak uydurma-hakikat tezatıyla karşılaşıyoruz. Romana adını veren “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, bu uydurulmuşluğun kurumlaşmış bir hali olarak karşımıza çıkar. Enstitü, uydurulan tarihî kişiliklere referanslar yapan; aslında saatleri ayarlamak gibi tamamen lüzumsuz bir işle uğraşmasına rağmen hem devletten hem de toplumdan büyük teveccüh gören bir kurumdur. Hayri İrdal ve onun akıl hocası Halit Ayarcı’nın başarısı, bu lüzumsuz kurumu merasimler, eğlenceler ve uydurma tarihî bilgilerle süsleyerek inandırıcı kılmak ve topluma mal edebilmektir. Tanpınar burada açıkça döneminin yozlaşmış bürokrasisiyle ve şekilci kurum anlayışıyla dalga geçer. Özellikle sinema kültürünün ve toplumda yerleşmiş batıl inançların bireyin hakikat algısını nasıl bozduğunu; Halit Ayarcı gibi figürlerin de bu zayıflıkları nasıl bir enstrüman gibi kullanarak kendi iktidarlarını inşa ettiğini görürüz. Bu açıdan baktığımızda Saatleri Ayarlama Enstitüsü zamansız bir eserdir. Hatta insan düşünmeden edemiyor: Tanpınar günümüz toplumunu, sosyal medyanın hakikat algısı üzerindeki yıkıcı etkisini görseydi bu kitabı nasıl yazardı acaba?
Bütün bu hakikat ve tarihsellik okumasını bir yana bırakırsak kitabın görselliği de oldukça güçlü. Öyle ki, 2019 yılında “Boş Bir Oda Kendi Fonksiyonunu Yaratır” ismiyle bir sergi bile yapılmış. Bu sergide mimar ve tasarımcılar, romanda tasvir edilen binaları görselleştirmiş. Hakikaten de roman yalnızca sosyolojik tespitler açısından değil, mimari ve tasarımsal bakış açısıyla da pek çok okumaya ve üretime ilham veriyor.
Sonuç olarak, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, dönem eleştirisi olmanın yanında doğu ile batı arasında sıkışmış bir toplumun kendi kimliğini ararken içine düştüğü çelişkilere ayna tutar. Roman boyunca hakikat sürekli eğilip bükülür; çünkü birey, ne tam anlamıyla geçmişin mirasını taşıyabilir ne de geleceğe güvenle adım atabilir. Tanpınar’ın ifadesiyle: “Bizim için asıl olan miras, ne mazidedir ne de Garp’ta… Batı da, Doğu da gerçekliğimizin içindedir ve biz bunların ikisinin, ülkemizin gerçekliğine uygun, kendimize özgü bir bileşimini yapmak zorundayız.”2 “Birbirini anlamayan iki âlemin ortasında, bir düğüm noktasında yaşamış olmanın bize yüklettiği zahmetler, o zaman gerçek ve ön safta hayatın nimetleriyle ödenecektir.”3
Altını Çizdiklerim
“İnsanların saadet anlayışları gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. Beylik sözüyle hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yardımcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.”
“En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.”
“Korku… Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.”
“Bazen düşünürüm, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?”
“O, kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum.”
“Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima öbür hadiselerdir.”
Dipnotlar:
- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2024), 297.
- Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, (İstanbul: Türkiye Kültür Enstitüsü Yayınları, 1970), 35.
- g.e.

İlk yorumu siz yazın