İnsanoğluna merak denen bir duygu verilmiş. İyi ki de verilmiş. Kendisini, çevresini, kâinatı her şeyi merak ediyor. Merak ilmin hocası olmuş. Merak etme duygusunu işleten, varlığı anlamaya çalışan, kâinata karşı ilgisiz kalmayan insanı tebrik etmemek mümkün değil. İnsan olmak merakını aktif ve yerinde kullanmak demektir.
Varlık âlemindeki kanunları keşfetmek, bu keşifleri insana yakışır bir şekilde değerlendirerek yeni icatlar yapmak ve hayatı kolaylaştırmak, güzelleştirmek önemli ve insanîdir.
Einstein’in çalışmaları, buluşları, teorilerini takdir etmemek mümkün değil. İnsanlık tarihinde yeni bir dönemi başlatacak kadar zeki, deha seviyesindeki Einstein diyor ki: “Ben Spinoza’nın tanrısına inanıyorum. İnsanların kaderleriyle, işleriyle ilgilenen bir tanrıya değil. Var olan her şeyde kendini ortaya koyan düzenli uyuma.” Spinoza ise “Deus sive Natura” diyor. Yani Tanrı ya da doğa. Spinoza’ya göre doğa tanrıdır, ayrıca bir tanrı aramaya gerek yoktur.
Bunlar gibi daha başka birçok varlık ve kâinat açıklamaları yapılmış ve yapılmaktadır. Einstein ve Spinoza’yı insanlığa yaptığı katkılarından dolayı tebrik ediyoruz ama yaratıcı hakkındaki aptalca yorumlarına da katılmıyoruz. Her insan her konuda akıllı olamıyor maalesef. Veya iman sadece akılla olan bir şey değil. Gazali, “İmandan nasibi olmayan insan aptaldır diyor. Çünkü en çok ihtiyacı olan, kendisine en çok fayda getirecek şeyi bilmiyor.”
Bilimsel çalışma demek, tanım gereği, varlığın bizzat kendisini çalışmaktır ve kâinatta gözlemlenen olaylardan çıkarılan sonuçlara göre bir yorum yapmaktır. Bu sonuçlar “keyfî” yorumlar olmamalıdır. Eğer varlık sonsuzdan beri hep böyle var olmuştur diye savunuluyorsa, kâinatın varlığından başka bir varlık türünden bahsedilemez. Dolayısıyla yorumlanan sonuçların bu evren cinsinden delillerinin sergilenmesi gerekir. Yapılan yorumların delilleri evrenin içinde ve evren cinsinden gösterilmesi gerekir.
Ben bir insan olarak varlığı, kanunları, kâinatı merak ettiğim gibi bütün bunların anlamını da merak ediyorum. Şu an diğer bütün canlılardan farklı olarak varım ama bu varlığım ne ifade ediyor? Hayatın anlamı nedir? Varlık âlemi ile birçok olumlu ve olumsuz ilişki halindeyim. Bütün bunların anlamı nedir? Bütün bu varlık, benim varlığım, duygularım ne ifade eder? Böyle var olmamın kaynağı nedir? Nasıl oldu da ben böyle bir varlık türünde varım? Ben yaşlanmak, ölmek istemiyorum neden bunlar oluyor? Sürekli yokluğa giden bir hayatın ne anlamı olur ve böyle bir hayattan insan nasıl lezzet alabilir?
Bir bilim adamı düşünün. Muhteşem çalışmalar yapıyor, muhteşem kanunlar, formüller keşfediyor, onun sayesinde insanlık çağ atlıyor ama adam kalkıp bütün bunların hiçbir anlamı yok, bir gün ölüp toprak olacağız diyor.
Sokrat “Sorgulanmayan bir hayat yaşamaya değmez, aptalca bir hayattır.” derken öncelikle bilim adamlarını mı kastediyordu acaba? Bilim, teknoloji ve kapitalist çağ bizden insan olma, hayatı anlamlandırma ve ölüm bilincini çalıyor.
Doğal olarak oluyor, oluşuyor, evrimleşiyor ifadeleri ile saklı ve örtük bir şekilde yaratıcı yok kabul ediliyor ve insanlara empoze ediliyor. Doğal ne demek, varlık âleminde hiçbir şeyin kendi kendine oluştuğunu görmediğimiz halde oluşuyor, evrimleşiyor diye bir palavrayı nereden bulmuşlar gayet iyi biliyoruz.
Bu yazıyı yazarken karşıda evlerin çatıları görünüyor. Kiremitler muhteşem bir intizamla dizilmiş, oluklar ayarlanmış, hesaplı bir eğim verilmiş, dikkatli bir maksat, fayda ile yapılmış. Komşumuz profesör doktor “Ya bu usta harika. Nasıl da düzenli yapmış bu kiremitleri. Benim ustada iş yok bizimkiler hep yamuk yumuk.” diyor. Sonra da aynı komşumuz bana yakınıyor: “Komşu bu sene çok sıcak, mevsimler de şaştı, bu güneş çok yaktı bizi bu yaz. Topraktan ürün alamayacağız.”
Temel sorulardan birisi de şudur: Bir şeyin nasıl var olduğunu gözlemleme çabası, bilim adamına o şeyin gözlemlendiği gibi gerçekten kendi kendine öyle var oluyor diye bir yoruma girişmeye yetki kazandırır mı?
Açıkça, “Biz varlık kaynağını bilmiyoruz” denmediği gibi, öyle bir söylem geliştiriliyor ki, “İşte bu varlık böyle var olmuş, böyle oluyor, gözlemliyoruz.” diyerek, sanki eşyanın ya da tüm kâinatın varlığı kendindenmiş gibi bir söylemin içinde geçiştiriliyor. Genellikle açıkça varlık kaynağı diye bir şey yok denmiyor. Fakat varlık kaynağını sorgulayan tüm sorular reddediliyor, “Bilim her şeyi açıklayacak.” denilip geçiştiriliyor. Sonra da kiremitleri döşeyen usta güzel yapmış ama güneş kendisi bize ısı veriyor, mevsimlerin kendisi değişiyor deniliyor.
Örneğin, maddenin nasıl var olduğu araştırılırken, maddenin sonsuz olarak var olageldiği açık veya kapalı ifadelerle, sanki sonsuzdan beri hep böyle bir varlık süreci varmış gibi yorumlanıyorsa, bu yorumun sorgulanması gerekir diye düşünüyorum.
Bir şey ancak varlığa geldikten sonra fiziksel olarak gözlemlenebilir. Varlık kaynağı hakkındaki mantıki çıkarımlar ise fiziki olarak laboratuvarda değil, “mantığın laboratuvarı”nda incelenir. Demek ki bir şeyin varlıkta gözlemlenmesi, o şeyin varlık kaynağının gösterilmesi anlamına gelmemektedir.
Yani, eşyanın varlık kaynağının mantıkî kurallar içinde açıklanması gerekir. Kâinatta gözlemlenen bir varlığın varlık kaynağı, o şeyin kendisi olamayacağı gibi, varlık kaynağı o şeyin içinde de olamaz. Bir şeyin varlık kaynağının o şeyin içince olduğu savunulursa, o şeyin içinde o şeyin “varlık kaynağı” olabilecek bir “agent”ın (faktör, etmen), yani o şeyin varlığının gerçek nedeni olabilecek özelliğin veya özelliklerin gösterilmesi gerekir. Bilim bir şeyin/olayın fotoğrafını çeker, tespit eder. Sonra bu özelliklerin varlık kaynağını sorgulamak mantığın görevidir.
Eğer bilimsel araştırmalar evren içinde bir “agent”ın o şeyin varlık kaynağı olduğunu sergilerse, o takdirde bilimsel araştırmayı gerçekleştiren bilim adamı, “Bu şeyin varlık kaynağı gördüğünüz gibi budur” deme hakkına sahip olur. Değilse, kapalı söylemlerle “Var olduklarını görüyorum” veya “İşte böyle oluşuyor” veya “Doğal olarak böyle oluşuyor” veya “Bu şey boşluk veya yokluktan böyle oluveriyor olmalı” veya “Bilinemeyen bir nedenden dolayı çok yüksek oranda enerji yüklü bir atomcuk varlıkta görünüverdi ve sonra da patladı ve etrafa dağılmaya başladı.” gibi spekülatif söylemler hiçbir şekilde insan aklı tarafından onaylanamaz. Tekrar hatırlamak zorundayız ki, bir şeyin varlıkta görünmesi, o şeyin varlık kaynağını hiçbir surette açıklamaz.
Sonuç olarak anlıyoruz ki bilim adamlarının doğal, evrim, kendi kendine oluşuyor vs. söylemleri tamamen ideolojik/aptalca tercihlerdir. 100 yıl önce bazı insanlar bilimi din, bilim adamını da peygamber görüyorlardı ve onların yalanlarına kanıyorlardı.
Bediüzzaman “Muallimlerinizi değil, ilimleri dinleyin” diyerek onların batıl ve sahte dinlerini darmadağın etti. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.” diyerek de yalancı ve sahtekâr peygamberlerinin yalanlarını açığa çıkardı. Hz. Musa’nın asası gibi Risale-i Nur ile sihirbaz bilim adamlarının yılanlarını/yalanlarını yutuverdi.
Evet, merak ilmin hocasıdır. Neyi merak ediyorsak ona ulaşmanın yolunu öğreniriz. Herkes bir şeyi yahut bir şeyleri merak eder, merak ettiği şeyler hakkında bilgi edinmeye çalışır. Önemli olan neyi merak ettiğimizdir. Önce merak ettiğimiz alanı belirlemeliyiz. Hayatın anlamını mı merak ediyoruz, nereden gelip nereye gittiğimizi mi merak ediyoruz, bu dünyadaki konumumuzu ve görevlerimizi mi merak ediyoruz, eğer bu meraklarımızda samimi isek bunların peşine düşer vahye ulaşırız.
Yok bu âlem nasıl olmuş diye merak edersek bilim kitaplarına gideriz. Orada da seküler bir anlatımla karşılaşır, sağlıklı muhakeme yapamazsak ayağımızı kaydırır, körleşiriz.
Komşumuz profesör; “Sıcaklık böyle giderse domateslerim yanacak” diye söyleniyor. İlk okul mezunu olan annem domateslerini toplarken onları severek; “Rabbim sizi ne güzel yaratmış, elhamdülillah.” diyor.
Hangisi daha akıllı sizce?

İlk yorumu siz yazın