İnsanlık var olduğundan beri içinde yaşamış olduğu kâinatı ve kâinattaki canlı cansız tüm varlıkları anlama ve anlamlandırma eğilimindedir. Bu anlamlandırma süreçlerinde de ona bahşedilen akıl nimetini kullanarak içinde bulunduğu evrendeki düzeni ve sistematiği keşfetmeye başlamıştır. Bu keşif süreçlerinde ise bilgileri dayandırabileceği veyahut bilgilere ulaşabileceği kaynaklar önemli bir ihtiyaçtır. Şüphesiz bu kaynakların en kadimi insanlar için bir değer manzumesi olan hayatlarını nasıl yaşayacaklarını belirleyen din kavramıdır. Tarihsel olarak bakıldığında bu keşfetme süreçlerine kaynaklık gösterecek ilimlerin ortaya çıkması da din olgusunun kaynaklığını tamamen ortadan kaldırmamıştır.
Din ile bilim arasındaki ilişkinin tarihi; zaman zaman iş birliği, zaman zaman da gerilimlerle dolu bir hikâye gibidir. Bu hikâye hem Batı medeniyetinde hem de İslam dünyasının entelektüel serüveninde derin izler bırakmıştır. Kimi dönemlerde din, bilime güçlü bir motivasyon sağlamış; kimi dönemlerde ise yanlış yorumlar ve toplumsal şartlar bilimin önünü tıkamıştır. Bugün hâlâ bu ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair tartışmalar sürmektedir.
Tarihî Arka Plan
Bilim tarihine bakıldığında, Orta Çağ Avrupa’sında kilisenin dogmatik tutumu bilimsel gelişmelerin yavaşlamasına sebep olmuştur. Skolastik anlayışla engizisyon mahkemeleri, Galileo Galilei gibi isimleri susturmuş ve evrenin yapısına dair farklı görüşlerin ifade edilmesi yasaklanmıştır. Ancak aynı dönemde manastır okulları, klasik eserlerin korunması ve kopyalanması gibi hizmetlerle bilimin devamlılığına katkıda bulunmuştur.
İslâm dünyasında ise 8. ile 13. yüzyıllar arası “Altın Çağ” olarak anılır. Bağdat’taki Beytü’l-Hikme gibi ilim merkezlerinde Müslüman âlimler, sadece İslâmî ilimler değil, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi alanlarda da dünya çapında eserler ortaya koymuştur. El-Harezmî’nin cebiri sistemleştirmesi, İbn-i Sina’nın tıp alanındaki önemli çalışmaları, Birunî’nin astronomi gözlemleri, El-Cezerî’nin sibernetik ve mekanik alandaki temel oluşturacak çalışmaları, Cabir bin Hayyam’ın kimyanın temelini oluşturması, İbn-i Heysem’in modern optik ilminin temelini oluşturması, bu dönemin sembolleri haline gelmiştir.
Ancak 13. yüzyıldan sonra çeşitli siyasî parçalanmalar, Moğol istilâları, ekonomik gerileme ve medrese eğitim sisteminde fen bilimlerinin ikinci plana düşmesi, İslâm dünyasında bilimsel üretkenliği zayıflatmıştır. Bu gerileme, bazı çevrelerde “din bilime engel oldu” algısına yol açsa da, tarihî belgeler bunun doğrudan İslam’ın özünden değil, toplumsal ve siyasî faktörlerden kaynaklandığını gösterir. Burada Bediüzzaman’ın şu değerlendirmesini ifade etmekte fayda var: “Hem tarih şahittir ki, ehl-i İslam ne vakit dinine tam temessük etmişse, o zamana nisbeten terakkî etmiş; ne vakit salâbeti terk etmişse, tedennî etmiş. Hristiyanlık ise bilakistir.”1. Bediüzzaman’ın tarihi şahit göstererek ifade ettiği husus ‘din bizi geri bıraktı’ söyleminin safsata olduğunu ispat etmiştir.
Dinsiz Bilim ve Bilimsiz Din Tartışması
Modern dönemde “dinsiz bilim” kavramı, bilimin yalnızca materyalist bir perspektifle yürütülmesini ifade eder. Bu anlayış, evrenin anlamını, ahlâkî değerleri ve varoluşun gayesini tamamen göz ardı eder. Buna karşılık “bilimsiz din” ise aklı ve tecrübeyi devre dışı bırakan, körü körüne inançla sınırlı bir din anlayışını ifade eder. Her iki yaklaşım da kendi içinde eksiktir.
Einstein’ın kuantum fiziği ile Newton mekaniğinin mutlak geçerliliğini sarsması, bilim dünyasının sürekli değişen ve yenilenen bir yapıda olduğunu kanıtlamıştır. Dolayısıyla, bilim mutlak hakikatin tek ölçüsü olmadığı gibi, üzerine sonradan materyalist ve pozitivist bir inanç misyonu yüklenen fen ilimlerinin özünü göremeyen bir din anlayışı da hakikati anlamak için yeterli değildir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin Yaklaşımı
Bediüzzaman, zamanın nabzını İslâmiyet’in hakikatiyle tutmuştur. Beşerin maddî ve manevî terakkîsinin ancak İslâmiyet’in yüksek hakikatleriyle olacağını her fırsatta ilan ve ispat etmeyi hayatının gayesi edinmiştir. İslam âleminin maddî ve manevî gelişmesine engel teşkil eden hastalıklara İslâmiyet’in hakikat deryasından reçeteler sunmuştur.
“Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”2
Bediüzzaman bu tespitiyle din ilimlerinin vicdana, fen ilimlerinin akla hitap ettiğini ifade edip ikisinin bir araya gelmesiyle yetişen nesillerin gayretlerinin istikametli bir gelişim sağlayacağını ifade eder. Fakat bu ikilinin ayrışması ve çatışması sonucunda dinî ilimlerde taassup ve cehaletin, fennî ilimlerde de hile ve şüphenin ortaya çıkma tehlikesini ifade eder. Bu kapsamlı din-bilim çatışması tespitine çözüm olarak fen ilimlerinin ve din ilimlerinin bir arada okutulacağı Medresetü’z-Zehra projesini İslâm âleminin maddî ve manevî terakkîsi için istifadeye sunar.
Bediüzzaman, din ve bilimin çatışmasının esasen yanlış bir zeminden kaynaklandığını vurgular. Ona göre İslâmiyet, bütün ilimlerin çekirdeğidir, ilme ve terakkîye engel değildir. Asıl problem, din ve fen ilimlerinin birbirleriyle çeliştiği vehminin yanlış yaklaşımlarla yaygınlaşması, yani dinin taassup ve cehaletle yanlış yorumlanması ve fen bilimlerinin körü körüne taklit edilmesidir.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’daki bazı tespitleri şöyledir:
- Din-bilim birbirleriyle çatıştığı vehmi Müslümanları dünya saadetinden, ecnebileri ahiret saadetinden mahrum etmiştir.
“Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saâdetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet’i münkesif ettiren, su-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsademet ve muhalefettir.”3 Aslında hakikati olmayan bu yanlış çatışma zannının Müslümanların ilim ve teknikte gelişimine ket vurduğunu ve ecnebilerin de İslâmiyet’in hakikatlerinden uzak durarak ahiret saadetlerine ket vurduğunu ifade etmiştir.
- Asıl engel din değil, taassup, safsata ve tadlil-i gayrdır.
“Halbuki, taassup yerinde hak ve safsata yerinde bürhan ve tadlil-i gayr yerinde tevfik ve tatbik ve istişare ederse, dünya birleşse, hak olan mezhep ve mesleğini bir parça tebdil edemez.”4 Taassup, mizansız bir şekilde meftun olduğu şeye veya bir kimseye körü körüne bağlı olmak ve savunmaktır. Safsata, hakikati olmayan bir fikri zahiren doğruymuş gibi göstermek için yapılan yanlış kıyaslardır. Tadlil-i gayr ise başkasını sapkınlıkla itham etmektir. Din bilim tartışmasını Müslümanların içinde hararetlendiren ve Müslümanların maddî ve manevî terakkisini engelleyen bu toplumsal davranışlardan taassup yerine hak, safsata yerine bürhan (delil), tadlil-i gayr yerine tevfik, tatbik ve istişare olursa din ve bilim algılayışında sağlıklı ve sağlam bir zemin oluşacaktır.
- Kur’ân, tabiatı araştırmaya teşvik eder. Tabiatperestliği ise reddeder. Kevnî ayetler (Allah’ın kâinata koyduğu yaratılış kanunları), bilimsel çalışmaya ilham kaynağıdır.
- İslâmiyet ilimlerin efendisi ve reisidir, fen ilimleri ise onun hakikatlerinin hizmetkârıdır. “Köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? İslâmiyet fünunun [ilimlerin] seyyidi, mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir.”5
- Cehalet, fakirlik, ihtilaf üçlüsü en büyük engeldir.
Bu engeller ancak sanat, marifet ve ittifakı ortaya çıkarabilecek hem din hem fen ilimlerinin birlikte öğretildiği bir eğitim sistemiyle aşılabilir.6
Sonuç olarak, Bediüzzaman İslâm’ın bilimle çatışmasının zihinlerde yer edinmiş yanlış bir vehimden ibaret olduğunu, İslâmiyet’in aslında ilimlerin efendisi ve çekirdeği olduğunu, her bir ilim alanının Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarının yansımaları ve göstergeleri olduğunu ifade etmiştir. İnsanlığın maddî ve manevî gelişimini vicdanın din ilimleriyle aklın da fen ilimleriyle doğru beslenmesiyle mümkün olabileceğini ifade etmiştir.
Dipnotlar:
- Mektubat, 29. Mektup, s.741, YAN, İstanbul 2013
- ESDE, Münazarat, s.291, YAN İstanbul 2010
- Muhakemat, Mukaddeme, s.24, YAN, İstanbul 2013
- Muhakemat, s.59, Y.A.N. İstanbul 2013
- Muhakemat, Mukaddeme, s.24, YAN, İstanbul 2013
- ESDE, Divan-ı Harb-i Örfî, s.122, YAN İstanbul 2010

İlk yorumu siz yazın