SAKIN YUKARI BAKMA!
Don’t Look Up (2021) filmi, çağdaş bilimin halkla ilişkisinin medya aracılığıyla nasıl çarpıtıldığını ve hakikatin nasıl örtbas edildiğini çarpıcı bir şekilde resmediyor.
Filmin adının Don’t Look Up (Yukarı Bakma!) oluşu, ana akım söylemlerle ve kampanyalarla insanların nasıl yönlendirildiği ve bir yandan da semavî gerçeklere ve maneviyata gözünü kapatmanın metaforunu temsil ediyor.
Filmde yaklaşan bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı gerçeği, “bağımsız bilim insanları” tarafından defalarca söylenmesine rağmen, iktidardaki politikacılar, çok uluslu, tiranlaşmış büyük şirketlerin yöneticileri ve medya tarafından uyutulan halk tarafından ciddiye alınmıyor. Hakikat, çıkar ve suni gündemlerle feda ediliyor. Bir yandan toplumun bilinçli bir şekilde nasıl bir bataklıkta yüzdürüldüğü ve ne kadar yozlaştığı gözler önüne serilirken diğer yandan kaçınılmaz sona adım adım gidilirken insanın bunu engellemek için hiçbir şey yapamayacağı vurgulanıyor.
Oysa bu senaryo aslında bilim kurgudan ibaret değil. New York Times’ta 1992’de çıkan bir habere göre, 2126 yılında Dünya’yı tehdit edebilecek büyük bir kuyruklu yıldızdan söz ediliyor. Daha sonra bu konu gündemden çıktıysa da, önümüzdeki asır içerisinde henüz keşfedilmemiş birçok kuyrukluyıldız veya gök cisminin dünyanın yörüngesine girebileceği ihtimalinin her zaman olduğu biliniyor. Risale-i Nur’da da “Bir anda bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize çarpması” Kur’ânî bir hiss-i kable’l-vuku ifadesi olarak değerlendirilebilir. Elbette ki kıyametin vakti gizlidir; ancak oluş şeklinin Kur’ân’dan da anlayacağımız ölçüde böyle olması sünnetullah dediğimiz Allah’ın koyduğu kevnî kanunlar çerçevesinde mümkündür.
BİLİM DOGMATİZMİ, SÜNNETULLAH VE DON’T LOOK UP: BİR FELAKETİN AYAK SESLERİ
Leonardo Di Caprio ve Jennifer Lawrence’ın başrollerini paylaştığı bu film; sadece bir kara mizah değil; aynı zamanda çağımızın bilim anlayışına, medyaya ve insanlığın hakikatle kurduğu ilişkiye dair ciddi bir eleştiridir.
Filmde iki tutkulu astronomun, dev bir kuyruklu yıldızın dünyaya yaklaştığını keşfetmesi ve hesaplamaları ile altı ay içinde Dünya’ya çarpacağını tahminlemesi ve başta yönetim olmak üzere tüm dünyayı bu konuda bir şeyler yapmaya çağırması anlatılıyor. İnsanlığın bu felaketi nasıl inkâr ettiğini, önemsizleştirdiğini ve sonunda yok oluşa yürüdüğünü yer yer gülerek, yer yer tiksinerek ve kızarak seyrederiz… Ancak filmin alt metninde çok daha derin ve aktüel sorular gizlidir: Bilim hakikati temsil eder mi? Bilimsel bilgi nasıl manipüle edilir? İnançlı insanlar bilime nasıl yaklaşmalıdır? Ve en önemlisi: Sünnetullah yani Allah’ın kâinata koyduğu sabit kanunlar, bu senaryoda nerede durur?
Filmde teknolojinin kullanımının kâbuslaştığı bölümler çok güzel sosyal medya paylaşımları ile görselleştirilerek çarpıcı bir şekilde aktarılmış. Filmde iki çeşit bilim var. Birincisi hakiki olan, ki bu inançlı ve gerçekçi bir bilim adamı tarafından aktarılıyor; diğeri dünyevî amaçlara, paraya, iktidara ve şöhrete feda edilen ve halkı yönetmek için kullanılan bilim: Bunun da kurumlarla birlikte ne kadar yozlaştığına film boyunca şahitlik ediyoruz.
BİLİM: HAKİKAT Mİ, DOGMA MI?
Modern toplumda bilim çoğu zaman sorgulanamaz, mutlak ve kesin bir hakikat kaynağı gibi sunuluyor. Tıpkı bir din gibi… “Bilim öyle diyor” cümlesi, bir konuyu tartışmaya kapatmanın en yaygın yolu haline gelmiş durumda. Oysa bilimsel bilgi, varsayımlar üzerine inşa edilir. “Doğa kanunları” dediğimiz kuralların yarın da geçerli olacağına dair elimizde kesin bir delil yoktur. Bu sadece, bugüne kadar hep öyle olduğu için yaptığımız bir varsayımdır. David Hume’un da işaret ettiği gibi, bu, nedenselliğin kendisinin bile felsefi anlamda ispatlanamayacağını gösterir. Ayrıca kuantum mekaniğinde nedenselliğin tamamen yok olduğu gözlemlenmiştir.
Kuantum fiziği gibi alanlarda klasik fizik kanunları geçersizdir. Örneğin atomaltı düzeyde, neden-sonuç ilişkileri bulanıklaşır. Bu da bize gösterir ki bilim, yeni bir bilgi edinilinceye kadar, yani yanlışlanana kadar geçerlidir. Bilim tarihi, paradigma kaymalarıyla doludur: Aristoteles fiziği Newton’a, Newton fiziği Einstein’a, Einstein fiziği kuantuma evrilmiştir. Bu süreçler, bilimin kendi iç tutarlılığı içinde ilerlediği kadar, ideolojik, ekonomik ve politik etkenlerle de şekillenir.
FONLAYICININ BİLİMİ
Filmde, yaklaşmakta olan kuyruklu yıldızın varlığı medya tarafından ciddiye alınmaz. Çünkü bu “hakikat”, piyasa dengelerine, politik hesaplara ve şirket çıkarlarına zarar verir. Bilgi, güçle temas ettiğinde metalaşır. Aynı durum reel dünyada da geçerlidir. Hangi araştırmanın fonlanacağı, hangi sonucun yayınlanacağı, hangi tezin “bilimsel” kabul edileceği büyük ölçüde ekonomik ve ideolojik belirleyicilere bağlıdır.
Geçmişte bilimsel çevrelerce doğru kabul edilen pek çok bilgi, zamanla yanlışlanmış ya da köklü şekilde revize edilmiştir. Örneğin 20. yüzyılın ortalarında sigaranın sağlığa zararı konusunda ciddi şüpheler olmasına rağmen, doktorlar sigara markalarının reklam yüzü olarak kullanılıyor, sigaranın “sakinleştirici” etkileri bilimsel makalelerde öne çıkarılıyordu. Bugün ise sigaranın ölümcül etkileri tüm dünyaca kabul edilen bir gerçek. Benzer şekilde, 1980’lerde mide ülserlerinin temel nedeninin stres ve asitli gıdalar olduğu düşünülürken, 2005’te Nobel ödülüne layık görülen Barry Marshall ve Robin Warren’ın çalışmaları, ülserin esas nedeninin Helicobacter pylori adlı bir bakteri olduğunu ortaya koydu. Bilimsel bilgi zamanla gelişir; evet. Ancak bu değişimler sadece daha çok gözlemle ilgili değil, aynı zamanda bilimsel otoriteyi şekillendiren ekonomik ve ideolojik yapıların etkisiyle de bağlantılıdır. Bugünün “doğruları”, bazen sermaye çevrelerinin, lobi gruplarının ya da medyanın yönlendirmesiyle doğrulaştırılmış olabilir. Bu da bize bilimin tek başına mutlak hakikat kaynağı olmadığını açıkça gösterir.
Dolayısıyla “Bilim ne diyorsa o doğrudur” demek, hakikati bilimin elindeki sonuçlara indirgemek, büyük bir saflık olur. Bilimsel bilgi doğrudur; ama her bilimsel bilgi doğru değildir. Bu yüzden Müslüman bir bakış açısı, bilimi kutsamak yerine, onu sünnetullahı anlamada bir araç olarak görmelidir. Sünnetullah Allah’ın yeryüzüne koyduğu, bilinen bilinmeyen tüm yasalardır.
SÜNNETULLAH VE İLAHÎ HAKİKAT
“Bir anda bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize çarpması bu hânemizi harab edebilir” (Sözler) ifadesi, hem bilimsel ihtimallere hem de İlahî kudretin sınırsızlığına işaret eder. Aslında bu, Don’t Look Up’ın temel senaryosudur: Bir kuyruklu yıldız, yeryüzüne doğru yaklaşır ve insanlık buna kayıtsız kalır. Kur’ân’da anlatılan kıyamet tasvirleri –“Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman…” (Tekvir, 1-3)– bu tür kozmik hadiselerin İlahî düzende yeri olduğunu gösterir.
Burada önemli olan şudur: Müslüman, evrenin belirli yasalarla işlediğini bilir; bu yasalar Allah’ın sünnetullahıdır. Ama bu yasaların mutlak olmadığını, Allah’ın dilediği zaman bu düzeni alt üst edebileceğini de bilir. Bilimsel ihtimaller sünnetullah çerçevesinde değerlendirilir; ama hiçbir zaman İlahî iradenin önüne geçirilmez.
BİLİM BİR ÇEŞİT DİN MİDİR?
Modern dönemde bilimin yerine getirdiği fonksiyon, bir anlamda “yeni bir din” rolüdür. Özellikle seküler toplumlarda bilim, kutsallaştırılır. Bilim insanları “din adamı” gibi konumlandırılır. Teoriler, dogmalara dönüşür. Evrim teorisinin kesin kanıtları olmamasına rağmen, sadece bilimsel fonlamaların yönlendirmesiyle tartışılmaz hakikat gibi sunulması bunun bir örneğidir.
Bazı Müslümanlar da bu iklimden etkilenerek “Bilim de böyle diyor” diyerek imanî konuları bilimsel doğrularla destekleme yoluna gider. Ancak bu yaklaşım, hakikatin kaynağını vahiy yerine beşer aklına havale etmek anlamına gelir. Bilimsel veri, imanı doğrulamaz; ancak sünnetullahı anlamamıza yardımcı olabilir. Elbetteki Müslümanın bilimi araç olarak kullanması ve özellikle tüm dünyayı ilgilendiren hadiselerdeki tutumunun aşağıdaki ifadeyi geçmemesi her birimizin temennisidir:
“Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.)”
KIYAMETİN AYAK SESLERİ
Don’t Look Up’ta halkın büyük çoğunluğu yaklaşan felaketi görmezden gelir ve hafife alır. Son ana kadar medyaya ve politik gündeme inanmaya devam eder. Çünkü medya, siyaset ve sermaye, gerçeklerin görülmesini engeller. Hakikatin yerine anlık hazlar, geçici çıkarlar, yapay gündemler ve eğlenceler konulur. Toplum “yukarı yukarı” sloganlarıyla yönlendirilir. Tıpkı bugünün dünyasında olduğu gibi… Oysa hakikat, ister bilim yoluyla ister vahiy yoluyla gelsin, inkâr edilirse ve gaflette kalınırsa kötü son kaçınılmazdır.
Filmin finalinde, beklenen son gelir ve her şey biter. Halk, meğer ne kadar çok şeye sahip olduğunun farkına vararak o güne kadarki şükürsüzlüğünü idrak eder, sevdiklerinin yanına gider, tövbe eder ve dua eder. Dünyayı yöneten iki bin kişilik ekâbir takım ise kaçar veyahut kaçtığını zanneder.
Bu, sadece bir film değil, aynı zamanda uyarıdır. Tıpkı Kur’ân’daki uyarılar gibi. “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar, ne de ileri gidebilirler.” (A’râf: 34) Bu ecel-i fıtrîdir. Dünya da bu İlahî saat işlemeye devam ettikçe günün birinde “bağırıp ölecek”tir.
SONUÇ
Don’t Look Up günümüz dünyasında bilim, medya, siyaset ve halk arasındaki ilişkiyi hicvederken, aslında derin bir hakikat arayışını da tetikliyor. Bilim, hakikatin tamamı değildir; ancak sünnetullahı anlamada bir araçtır. Müslüman, bize sunulan bilimi topyekün inkâr etmeden; ama onu da kutsamadan ve yeri geldiğinde şüphe ile yaklaşarak dengeli bir yerde durmalıdır. Bazen, hakikate “bakma” çağrısı yapılan bir dünyada, tasavvufî ve irfanî bir bakış açısıyla bakmak; yani Kur’ân-ı Kerim’in görme kavramını çok boyutlu şekilde kullandığı gibi: “Gözle görmek: rü’yet, fikirle görmek: nazar, kalple görmek: basiret, hissederek görmek: şuur, ruhla görmek: sevgi, anlayarak görmek: idrak ve bütün benliğinle hissederek görmek: kulluk-ubudiyet” gereklidir. Çünkü hakikati bütünüyle görebilmek, sadece gözle değil; kalp, akıl ve ruhun birlikte açık olduğu bir bakışla mümkündür.”
Modern bilim, kendi içinde tutarlı görünse de, dönemseldir ve mutlak değildir; her paradigma, bir öncekini yanlışlayabilir. Bilimin mutlaklık illüzyonuna kapılarak onu bir doktrin veya ideoloji gibi görmek, Müslümanlar açısından imanî bir zaafa yol açtığı gibi, inanmayan insanlar açısından da hakikatin tam manası ile kavranmasını zorlaştırmakta, gaflet perdesi ile hakikatlerin ve sırların örtülmesine ve seküler bir dogmaya yol açmaktadır. Bilim, insan idrakinin sınırlı bir çabasıdır; ilham, keşif ve vahyin yerine geçemez. Bilim, sonsuz ilimden süzülenlerdir.
Filmdeki gibi, bilimsel hakikatler medya eliyle ya bastırılıyor ya da araçsallaştırılıyor. Tıpkı bugün bazı araştırmaların sermaye veya ideolojik fonlarla yönlendirilmesi gibi… Bilim, fonlanabilir; ama hakikat fonlanamaz. Mü’min, bilimi Allah’ın yolunu, kâinatın işleyişini anlamada bir araç olarak kullanmalı, ama hakikatin yegâne kaynağı olarak değil.
Don’t Look Up, her yönüyle insanı derin düşüncelere sevk eden bir film. Gözümüzde büyüttüğümüz ABD’nin kendi içinden gelen, kendilerine ve dünyaya olan müthiş ve cesur bir eleştiri örneği.
Son olarak filmin kimi birkaç kısa sahnesinin ailecek izlemeye müsait olmayacağı ve müstehcen içerik barındırdığı uyarısını izlemek isteyenlerle uyarı olarak paylaşalım.

İlk yorumu siz yazın