ANLAŞILMAK VEYAHUT O’NA YAKLAŞMAK

Bir çiçek açar, bir yaprak dökülür. Dünya döner, insan değişir. Bazen insanın dağları, denizleri aşan haykırışı, başka bir insanın yıldızlar kadar uzağına düşer.

Anlatmak mı daha zordur yoksa anlamak mı? Neden anlatamaz insan kendini? Neden anlamaz insan, insanın derdini? Anlamak için anlatmak mı, yoksa anlatmak için anlamak mı lazımdır? Anlaşılmamak insanı yorar, yıkar ve yalnızlaştırır. Bir insanın tüm kelimeleri, dünya kadar büyük bir yalnızlık için midir?

İnsan bazen bir insanda, bir evde, bir ailede ve bir şehirde dünya kadar büyük bir yalnızlığa sahiptir. Fikrin fikrine, dâvân dâvâsına ve savaşın savaşına bir olmadığı bir dünyada sesin yalnızlığa esirdir. İnsan, sesinin duyulmadığı, gözündeki yaşın görülmediği bir toprağa ait değildir ve o toprakta çiçek açamaz.

İnsanın kalbi, anlaşılmadığı bir toprakta hüzünlü siyah bir geceye döner. Bu hüzünle kalbine ve kendine döner. Kalbine ve kendine dönen, yalnızlığına yetecek kudret sahibi Rabbini bulur. Ve “Allah kuluna yetmez mi?” (Zümer Suresi, 36. ayet) hakikati inkişafa ve inşiraha vesile olur.

Ruhunda gidenlerin, duymayanların, görmeyenlerin, bilmeyenlerin, derdini; dâvânı ve savaşını anlamayanların bir acısı kalmaz. Kalbindeki siyah hüzün yerini aydınlık bir gün doğumuna bırakır. Zira artık kalp, “Biz ona (insan) şah damarından daha yakınız” (Kaf Suresi, 16. ayet), “Allah kişi ile kalbinin arasına girer” (Enfâl Suresi, 24. ayet) üzere emin ve mutmaindir.

Artık insan bilir ki, anlatılmayanı bilen, anlaşılmayanı anlayan bir kudret vardır. İnsan kalbini açtığında, derdini kelimelere sığdıramasa da sessizliğinde bile işitilen bir yakarışı vardır. Yalnızlığın en kuytu gecelerinde bile bir ışık saklıdır; çünkü kulun Rabbiyle olan bağı ne mesafeye ne de suskunluğa yenilir.

İşte o vakit insan, başkalarının göremediğini görmekten, duymadığını duymaktan ve anlamadığını anlamaktan yorulmaz. Çünkü kalbine doğan hakikati bilir: Anlaşılmamak bir yıkım değil, bazen Rabbine en yakın köprü olur.

İnsan, insandan beklediğini bulamadığında, bulamayacağını da öğrenir. Ama Rabbinden beklediğini her daim bulur. O zaman yalnızlık bir yük değil, bir terbiye olur. Kalp kendiyle ve Rabbiyle baş başa kalınca, dünyanın tüm gürültüsünden sıyrılır; hakikatin sessizliğinde huzur bulur.

Ve insan anlar: Kelimeler acizdir ama kalpler asla aldanmaz. Diller susar ama ruh, Rabbin huzurunda konuşur. Gözler görmez ama Allah’ın nazarı her şeyi kuşatır.

Böylece çiçek açamayan topraklar ardında kalır; kalbin çölü rahmetle yeşerir. Artık yalnızlık yoktur, yalnızca vuslata hazırlanan bir bekleyiş vardır. Ve insan, kalbinin derinliğinde şu hakikati tekrar eder: “Rabbim bana yeter, O ne güzel vekildir.”

Ve işte o an, insan kalbinin yükünü yere bırakır. Ne insanlardan bir medet umar artık ne de kalabalıklardan bir teselli. Çünkü bilir ki, kalabalık bazen yalnızlığı çoğaltır; Rabbine yönelmek ise yalnızlığı sonsuz bir huzura dönüştürür.

Kalp, kendi Rabbini bulduğunda artık kaybolmaz. O kalp, her acıda bir hikmet, her sessizlikte bir sır, her gözyaşında bir rahmet olduğunu idrak eder. Anlamanın da anlatmanın da ötesinde bir teslimiyet doğar. Ve bu teslimiyet, insana en büyük özgürlüğü getirir: Rabbine güvenmenin özgürlüğü.

Artık insan bilir ki; her yaprak dökülürken yeni bir filiz doğar, her gece karanlığında sabahı taşır, her yalnızlık ardında vuslatın kapısını saklar.

Çünkü yalnızlık bir son değildir; aksine hakikate açılan en sessiz, en derin kapıdır. İnsan o kapıdan geçtiğinde, dünya artık bir gurbet değil, rahmetle dolu bir yolculuk olur.

Ve yolun sonunda insan, kalbinde şu emniyeti duyar: “Onlar ki iman ettiler ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura erdi. Bilin ki, kalpler yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28. ayet)

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*