DEĞİŞEN ZAMANDA İNSAN KALMAK: Ben de herkes gibi miyim?

“Neler duydu şu dünyada Mevlid’ine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi, ey Nebi, adına alışkın dudaklarımız!

Artık, yolunu bilmiyor; artık, yolunu unuttu ayaklarımız!

Kâ’be’ne siyahlar yakışmamıştır, ya Muhammed, bugünkü kadar!”

 

Değişen zaman dendiğinde aklıma ilk olarak teknoloji ve dünyayla ilişkimiz geliyor. Çünkü teknoloji vasıtasıyla artık dünyayla daha çok meşgul oluyoruz ve bugünlerde dünya da hiç olmadığı kadar cazip bir yer haline geldi. Özellikle sosyal medyada dünyanın renkli ve aldatıcı yüzünü görüp onu daha çok arzuluyoruz. Bu arzu ve teknolojinin getirdiği yalancı kudret bize dünyanın gerçek yüzünü; kendimizin de esas vazifesini unutturuyor. Dolayısıyla değişen zamanla birlikte insanı tanımlama şeklimiz ve dünya algımız da farklılaşıyor.

Son günlerde ekrana bakma süremden duyduğum rahatsızlık sebebiyle kendime şunu sordum: “Ben de herkes gibi miyim?” Çünkü artık sürekli olarak ekrana bakmak toplumda normal haline geldi. Ama bir davranışın toplum tarafından normalleştirilmesi onu meşru kılmıyor. Bir şeyin meşru olması fıtrata yani yaratılışın kanunlarına uygun olmasına bağlıdır. Ancak sürekli telefondan veya başka bir ekrandan dijital içerik tüketiyor olmak insan fıtratıyla örtüşmüyor. Çünkü insan dünyaya çok kısıtlı bir müddet bulunmak için gönderiliyor ama internetin bir sonu yok. Ve insanın bütün bu içeriklere sırf ulaşabildiği için böyle bir tüketim gayreti içinde olması değişen dünyadaki algımız ve insan tanımımızla ilgili bir fikir veriyor.

Elbette dünyanın değişimi sadece teknolojiyle bağlantılı değil. Materyalist felsefenin dünyayı tanımlama biçimi ve bu tanım üzerine inşa edilen toplum modelleriyle de ilgili. Eski zamanda insanlar İlahî ve semavî öğretileri baz alarak dünyayı bir misafirhane gibi kabul ederlerdi. Ulaşım ve iletişim gibi imkânlar da çok kısıtlı olduğu için insanların dünyadan pek bir beklentisi olmazdı. Çoğu insanın dünyası kendi bahçesi veya olsa olsa köyü kadar olurdu. Ancak adeta semadan arza çakılan insan zihni artık dünyayı bir misafirhane değil kendi evi gibi algılamaya başladı. Dolayısıyla beklentilerimiz arttı. Hatta bu iş öyle bir duruma geldi ki artık sadece dünyadan değil evrenden bile beklentisi olan bir insan grubu ortaya çıktı. Hatta başlarda çok yadırganan bu davranış bile toplumun ciddi bir kesiminde normalleşti.

Dünyayla olan ilişkimizdeki bu bozulma kendimizi tanımlarken de son derece yanlış sonuçlar almamıza sebebiyet verdi. Misafir mütevazılığında olan dünya yaklaşımımız evin efendisinin takınacağı bir gurur halini aldı. İnsan artık öleceğini bilerek boynunu büken bir mahlûk değil; dünyada kaplayabildiği kadar yer kaplamaya çalışan bir ‘birey’ oldu. Yani zaman başkalaştı, dünya değişti, herkes dünyaya müptela oldu. Dünyevîlik moda, dünya ehli olmak normal oldu. Her şeyin böyle karmakarışık bir hale geldiği bu dünyanın çılgınlığından sıyrılmak arzusuyla sormuştum “Ben de herkes gibi miyim?” diye. Kalabalığın bu tarafında olmak çok yanlış hissettirdi. Farkında olmadan bazı fikirlerin ruhumda ve aklımda yer bulduğunu görmek, yaşadığım çağın bu kadar etkisinde kalmak, içten içe doğruyu yanlışı bilip bu akan sele kapılıp gitmek…

Halbuki insan olarak vazifemiz çok net. Biz bu dünyaya Yaratıcımızı tanıyıp, O’na ibadet etmek için gönderildik. Dolayısıyla insan aslında kul demek. Yani yaratılışımızın temel taşı kulluk ve fıtratımız da bunun üzerine inşa edilmiş. İmtihan ise bu fıtrata uygun yaşayıp yaşayamadığımız konusunda sınanıyor oluşumuz; insan olarak doğup bir ömrü insana lâyık bir şekilde geçirip geçiremeyeceğimiz meselesi. Kısacası imtihanımız kul ve insan kalabilmekle ilgili. Değişen dünyanın fıtrata aykırı bütün bu halleri de imtihanımızın bir parçası. Zaman değişse de imtihan sabit sadece daha şiddetli.

Böyle dehşetli bir zamanda manen hayatta kalabilmek ise Risale-i Nur’la mümkün. Çünkü Üstad Bediüzzaman da bu çağın hastalıklarına çare bulmak istediği bir anda çok fazla seçenek olduğunu görüyor. Ve hayrete düştüğünü ifade ediyor. En nihayetinde bu seçeneklerin tamamı Kur’ân’dan geldiği için çareyi onda arıyor. Kendi nefsi özelinde hepimizin soru ve sorunlarına Kur’ân’dan cevaplar getiriyor. Bin parçaya bölünmüş akıl ve fikrimize istikamet, yaralı ruh ve kalbimize deva olurken; hayatın gerçek manasını, kulluğu, Allah’ı, Efendimizi (asm) en güzel şekilde tarif ediyor. Kafamızı en çok bulandıran sosyal hatta siyasî meseleler için de rehberlik ediyor. Fıtratı, insanı ve dünyayı yeniden tanımlıyor. Bu değişen karanlık zamanın içinde nurdan bir sütun gibi, dalgaların içinde bir inci gibi parlıyor. Herkes gibi değil sanki Asr-ı Saadetten gelmiş gibi… Bize de Asr-ı Saadet Müslümanı gibi yaşamanın dersini veriyor.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*