İnsanın en büyük şerefi, kendi küçüklüğünü bilmesindedir. Zira insan, sonsuz acz ve fakr içinde yaratılmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: “Cenab-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir”. Bu acz, kudret-i İlahiyeye; bu fakr ise rahmet-i Rabbaniyeye bir pencere açar. Öyleyse insan, kendi zayıflığıyla beraber, en büyük hakikatlere muhatap olur.
İnsanın yaratılışındaki musibetler, hastalıklar, zaaflar; aslında onun ruhunda saklı olan acz ve fakr madenini işlettirmek içindir. Lem’alar’da şöyle denilir: “Mahiyet-i insaniyede münderic olan acz ve za’f ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisan ile değil, belki her bir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdad vaziyeti verir”. İşte insanın duası ve ubudiyeti bu madenin işletilmesiyle kemale erer.
Bununla birlikte insanda yaratılıştan gelen bir “hayret ve yenilik” arzusu da vardır. Muhakemat’ta Bediüzzaman bu meyli şöyle izah eder: “Hem de meylü’l-mübalâğatı tevlid eden [doğuran], beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına meyelân-ı fıtriyesidir. Zira, meyillerinden birisi, hayret verecek acip şeyleri görmeye ve göstermeye ve teceddüde [yenilik] ve icada olan meylidir. Buna binaen, vakta beşer, nazar-ı sathîyle [yüzeysel bakış] kâinat kaplarında ülfet kapağı altında olan gıdâ-yı ruhânîyi zevk edemediğinden, kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanaatsizlik ve harikulâdeye meyil ve hayalâta iştihadan başka netice vermediğinden, meyl-i harikulâde ile ya teceddüd veya terviç için meylü’l-mübalâğa tevellüd eder”. Demek ki insanın hayret ve yeniliğe olan bu iştihası ya hakikate yönelerek tefekkür olur ya da yüzeysellik ve mübalâğa ile aldanışa kapı açar.
İşte bu noktada temaşa ve tefekkürün ehemmiyeti ortaya çıkar. Risale-i Nur’un hemen her yerinde temaşa ve tefekkür ile nimeti fark edip şükretmek insanın en büyük vazifesi olarak gösterilir. Çünkü kâinat bir “Kitab-ı Kebîr”dir; insan da o kitabı okumakla mükelleftir. Mesnevî-i Nuriye’de şöyle buyrulur: “İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz ve fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, enva-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir.” Ubudiyet, yani insanı Allah’a ulaştıracak yollardan en kısa ve selâmetli olanı da “tefekkür”dür. Burada 1. Söz’deki ‘Tablacı hükmündeki insanlara bir fiyat veriyoruz asıl mal sahibi Allah ne fiyat istiyor?’ sorusunun cevabı olan zikir, fikir, şükür kısmındaki “fikir” cevabını da iyi irdelemek gerekir. Başta zikirdir, âhirde şükürdür, ortada ise o nimetlerin san’at-ı İlâhiye olduğunu idrak eden tefekkürdür. Demek ki imanımızı kuvvetlendiren, kalbimizi nurlandıran ve idrakimizi genişleten asıl şey, tefekkürdür. Tefekkürle, zikir ve şükür de anlam kazanır. Çünkü tefekkür, insanın gafletten uyanmasına vesile olur; farkındalık doğurur, hakikatin maksadını ortaya çıkarır ve şükrü netice verir. Meselâ bir mü’min, sofradaki nimetlere bakıp yalnız midesini değil; aklını ve kalbini de doyurmalıdır. Her lokmada, “Bu nimeti bana kim gönderdi? Hangi rahmet eliyle önüme geldi?” diye düşündüğünde, o nimet birer kevnî ayet olur; zikirle şükür birbirine bağlanır. İşte fikir dediğimiz budur; ubudiyetin kalbidir. Ve hatta tefekkürde öyle bir ruhanî lezzet vardır ki, midenin gıdası olan yiyeceklerin verdiği lezzetin kat be kat fevkındedir. Üstad Hazretlerinin, talebelerinden rivayetle, bir üzüm salkımını saatlerce izleyip tefekkür ettiğini hatırlayalım.
Ne var ki, bugün insanın bu yüksek meylini en çok zedeleyen şey, dijital dünyanın “sürekli yenilik ve dikkat dağıtıcı” akışı olmuştur. Telefon ekranında saatlerce gezinen insan, kâinat kitabının satırlarını okumaya vakit bulamamaktadır. Muhakemat’ta ikaz edildiği gibi, “kabı yalamakla” yetinmekte, hakikî gıdayı ıskalamaktadır. Oysa bir insan için esas olan, sosyal medyanın hayalî dünyası değil; kevnî âyetlerin gösterdiği hakikattir. Dikkate değer bir durumdur ki Cenab-ı Hakkın hikmetine binaen, Kur’an-ı Kerim’de peygamber mucizeleri nisbeten daha az sayıda zikredilirken (örneğin Ay’ın ikiye yarılma mucizesi yalnızca Kamer Suresi 1. ayette, Musa’nın (as) mucizesi yalnızca A’râf Suresi 108 ve 117 ayette); kâinatı tefekkür etmeye teşvik eden, geceye, gündüze, yıldızlara, Ay’a, çiçeklere, dağlara, denizlere işaret eden ayetler çok daha fazla kez zikredilmiştir. [Örneğin yıldızlarla alâkalı; En’âm / 76. ayet, En’âm / 97. ayet, A’râf / 54. ayet, Nahl / 12. ayet, Nahl / 16. ayet, Hac / 18. ayet, Sâffât / 6. ayet, ilâ âhir…] [Çiçeklerle alâkalı; Kaf / 7. ayet, Lokman / 10. ayet, Tâ-Hâ / 53. ayet, Kehf / 45. ayet, Yunus / 24. ayet, A’râf / 58. ayet, En’âm / 99. ayet ilâ âhir…] Mucize, kelime kökeni bakımından “aciz bırakan” anlamına gelir. Bir insanın, hatta gelmiş geçmiş tüm insanlığın toplanıp iş birliği yapsa bile yine de icad edemeyeceği durumlar için mucize kelimesi kullanılır. Üstad Hazretleri 12. Mukaddeme’de “Harikuladenin izharı, tasdik-i nübüvvet içindir.” der. Yani Allah’ın varlığını ispattan ziyade, zamanın müşriklerini peygamberlerin Allah’ın elçisi olduklarına kabul ettirmek içindir. Peygamber mucizeleri bir kenara, her gün Güneşin bir nizama göre doğması ve batması, Ayın hiç şaşırmadan intizamla evrelerini geçirmesi, yıldızların milyonlarca yıl boyunca hiç şaşırmadan direksiz muallakta durmaları, bir ağacın tüm programının bir çekirdekte yazılması, bir yumurta kabuğunun içerisinde o canlıyı bir araya getiren tüm atomların mükemmel bir düzenle bir araya gelmesi, kış aylarında suyu çekilen ağaçların kupkuru dal kalarak adeta ölmesi ve mart ayında topraktan tekrardan su pompalanarak canlılığını geri kazanması, bir insanın yüz milyonlarca ihtimal arasından seçilen bir hücreyle en mükemmel şekilde yaratılması ve daha nice tabiî olayın ülfet ve gaflet perdesi altında gizlenmesi, bize kâinatta nereye baksak tefekkür edeceğimiz misallerin olduğunu göstermekle birlikte, asıl mucizelerin farkında olmadan şahit olduğumuz bu gündelik doğal hadiselerde olduğunu da hatırlatır. Kur’ân-ı Kerim’deki bu tekrarların, bizim de ihtiyacımızın şiddeti ile doğru orantılı olduğunu söylemek de mümkündür. Bize düşen her bir tarafında hadsiz sanatlı eserlerin bulunduğu bu kâinat sarayının seçkin birer misafirleri olduğumuzu fark etmek ve sanattan sanatkârı görerek şükretmek, ubudiyetle itaat etmektir. Çünkü tefekkür ile insan kâinattaki mucizeleri fark ederek kendi acizliğini anlar; bu da halis bir ubudiyete kapı açar.
Peki ya tefekkür mesleği erbabı olmanın süreci nasıl olur?
Tefekkür nazar işidir. Nazar ise öyle bir tılsımdır ki, eşyanın mahiyetini dönüştürecek bir tesire sahiptir. Öyle ki varlıklara maddeci bir nazarla bakıldığında cehaleti, iman nazarıyla bakıldığında ise marifeti netice vermektedir. Nazar ise niyete göre şekillenir. Evvela insanın kalben buna niyet etmesi ve faydalı ilimlerle iştigal etmesi gerekir. Zira cüz’î de olsa tefekkür için ilim gerekir. İlim olmadan tefekkür etmeye çalışmak boş düşüncelerden ibaret olabilir. Nasıl ki midemize giren gıdalar damarlar yoluyla tüm vücuda yayılır, gıda ve enerji olur; aynen öyle de akıl midemize giren her türlü bilgi de latifeler ve hasseler aracılığıyla maneviyatımızı etkiler. Bir düşünür bu durumu “Ruhu abur cuburla değil, sağlıklı ve dengeli beslemeli. Bir ayrım yapmadan her kitabı okumak, her gün saatlerce tv izlemek, her konuya yorum yapmak veya her söylenene inanmak ruhu obez ve sağlıksız hale getirir.” şeklinde ifade etmiştir.
İnsan, kâinat ağacının en kıymettar meyvesidir ve kendisine verilen cihazlarla yaratılış ağacına küllî bir nazarla bakarak hikmetini idrak etmek ve Yaradana iman etmekle mükelleftir. Ancak, “yaratılış ağacını tamamı ile görmek” sadece gözle görmek demek değildir, akıl ve tefekkür ile görmek manasındadır. Zira insan, gözün göremediği nice hakikatleri basiret gözü ile görme istidadına sahiptir. Basiret kavramı ise bir anlamda kalp gözü olarak tanımlanabilir ki göz nasıl görmek için ışığa muhtaç ise, kalp de ancak iman nuruyla nurlandığı takdirde basiret sahibi olur. O halde kalbi de Allah’ı zikir ve iman nuruyla nurlandırmak, mütefekkirin gereğidir…
Netice itibariyle, insanın hakikî büyüklüğü, kendi küçüklüğünü bilip Rabbine dayanmasıdır. Aczini anlayan, Kadîr-i Mutlak’a dayanır; fakrını hisseden, Rahman-ı Rahîm’in rahmetine müracaat eder. Bugünün insanı için en büyük kurtuluş, dijital dünyanın aldatıcı parıltılarından sıyrılıp, kâinatın hakikî nuruna yönelmektir. Ezcümle; insan, acz ve fakrını bilip, temaşa ve tefekkürle Hâlık’ını tanıdıkça, hakikî insan olur. Dijital dünyanın gafletinden sakınmak ise, bu insan olma yolunun en mühim basamağıdır.
Fıtratımıza hücum eden bu asırda insan olarak kalabilmek duasıyla…

İlk yorumu siz yazın