“Mezkûr”; anılan, zikredilen, görülen, hatırlanan demektir. Bu kelime derinlerde, belki ömrümüz boyunca bize eşlik eden bir boşluğun adıdır. Doğduğu andan itibaren insan “mezkûr olmak” için çabalamaktadır. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlıkta farklı farklı haller hep aynı boşluğu doldurma çabası ile geçmektedir.
Çocuğun ağlaması ile annesinin gözünde mezkûr olma çabası hayatî bir çabadır, biraz büyüyünce yaptığı, ürettiği, keşfettiği ve başardığı her şeyde gözlerinin kendinden başka bir şahidi araması gibi.
Gençlikte akranları arasında kabul görmek, görülmek ve fark edilmek, ailenin olan düzenini reddetmek ve gencin uyumsuzluk olarak görülen her hali görülmek, fark edilmek, “ben de varım” deme çabasıdır aslında.
Yetişkinlik döneminde mezkûr olma arzusu daha çok sorumluluk ve üretim üzerinden şekillenir. Bir meslek edinmek, başarıya ulaşmak, çocuk sahibi olmak “benden sonra da adım zikredilsin, anılsın” ihtiyacının dışavurumudur.
İhtiyarlıkta bu ihtiyaç azalmaz, şekil değiştirir hatta hayatın başındaki kadar zaruridir aslında. İhtiyarlıkta “unutulmamak, hatırlanmak arzusu” şeklinde kendini gösterir. İhtiyarların hatırlanma çabası bir bebeğin ağlayarak annesinin dikkatini kendine ve ihtiyaçları üzerine çekmesi kadar tabiîdir, fıtrîdir.
Bu bakış açısı ile tanışınca, kendinizin ve insanların çoğu davranışının, sözünün, eyleminin altında bu kocaman boşluğun ta kendisini görürsünüz.
“Mezkûr olma” arzusu…
İnsanların çoğunun ömrü var olduğunu kanıtlama, varlığını diğer insanlara tasdik ettirme çabası içinde geçmektedir.
Bu ihtiyaç ile doğduğu andan beri tanışık olan insan için, bu dünyada görülmemek, anılmamak, bilinmemek ne acı vericidir.
Görülmediğini düşünen insan görünmeye çalışır. Oysa görülmek ve görünmek insanın varoluş biçimi ile ilgili farklı boyutlara işaret etmektedir.
Görünmek; çoğu zaman insanın kendi kontrolünde olan, dışarıya sunduğu bir şeydir. Nasıl giyindiği, nasıl davrandığı, hangi yönümüzü göstermek istediği ile ilgili dışarı çizdiği, daha yüzeysel, maskelenebilir ve biçimlendirilebilir bir fenomendir.
Görülmek ise başkasının bakışının, dikkatinin hatta belki kalbinin kişiye yönelmesi ile mümkün olur. Kişinin kontrolü dışındadır. Görülmek yalnızca fiziksel olarak fark edilmek değil, aynı zamanda anlaşılıp derinliğinin idrak edilmesiyle ilgilidir.
Peki insanın “mezkûr olma” ihtiyacını hakikatte hangisi tatmin edebilir?
İnsan yalnızca diğer insanların şahit olduğu haller üzerinden “mezkûr olma” ihtiyacını karşılamak istediğinde karşısına çok büyük kısıtlılıklar çıkmaktadır. Çünkü hayatının büyük çoğunluğunu kimsenin şahit olmadığı zamanlar içinde geçirmektedir. Hatta çoğu zaman şahit olunan dahi yine yalnızca gösterilendir. Hiç kimse bir başkasını tüm var oluş serüveninin içinde değerlendiremez. Şahit olan, geçmişi, geleceği, içeride kalan ifade edilmeyenleri, düşünceleri, niyetleri görebilmekten acizdir. Zaten şahit olan da kendi şiddetli “mezkûr olma” çabası içerisinde, kendi varlığını teyit etmek için koşturup durmaktadır.
Diğer bir kısıtlılık da insanın bu dünya da aslında hakikî anlamda hiç “görülemez” oluşudur. Başkasının gördüğü her zaman görenin algısı kadardır, görülenin hakikati değildir. O yüzden bu dünyada görülmek yoktur yalnızca görünmek vardır belki de. Bizim bu dünya için kullandığımız görülmek aslında daha derin bir görünme biçimidir.
İnsanın doğumundan ölümüne içini bir türlü dolduramadığı bu boşluk, işte bu hakikî manada görülme arzusudur. İnsan bu dünyada görünmek için çaba harcayabilir ancak bu o insanın görüldüğü anlamına gelmez. Ancak, kendisinin görüldüğü gibi, bir yanılsama ve kabul içerisinde olduğu anlamına gelir.
Bugün yalnızlık içerisinde acı çeken günümüz insanına sosyal medya tam da bu yanılsamayı yaşatmaktadır. Görülme ihtiyacını karşılayacağını vaad ederek insanların kendini görünür kılmasını sağlamaktadır. Ve günün sonunda insanlar nazarında mezkûr olduğunu düşünerek, bu zorlu ve yine kimsenin şahit olmadığı hayatına geri dönmekte ve bir an da olsa o gayrimezkur hayatı yaşanılır kılmaya çalışmaktadır. Şahit olan için ise kıymeti bir saniyelik bir kaydırma veyahut görüntüden ibarettir.
İnsan, aslında insanlığın çok büyük bir kısmı için varlığı hiç görülmemiş ve görülemeyecek bir varlıktır. Geçmiş ve gelecekteki her insan ve kendi zamanındaki insanların da çoğunluğu birkaç tanıdığın dışında hepsi için yok hükmündedir.
Demek bu şiddetli görülmek ve mezkûr olma ihtiyacını ancak ve ancak belli sıfatlara sahip bir zat karşılayabilir.
Varlığı teyit edilmeye muhtaç olmayan, mutlak bir zat,
Şahit olduğu şeye dikkat kesilen ve dikkati her an sende olan, şahit olduklarını kayıt altına alıp yakın bir gelecekte seni gördüğünü ve senin de görüldüğünü sana ispat edecek bir zat,
Gördüğü şeyin hakikatini de gören, geçmişine, geleceğine, niyetine de nazar eden bir zat,
Amelleri sonuçlarına değil niyetlerine göre teraziye koyan ve niyet gibi amellerin en önemli kefesini kendi nazarına saklayan bir zat, hakikî anlamda karşısındakini görebilir ve takdir edebilir ve insanın bu şiddetli “mezkûr olma” hissiyatını tatmin edebilir.
İnsan en çok “mezkûr olmak” için yaratılmıştır. Ancak hangi nazarda mezkûr olacağı insanın seçimine bırakılmıştır ve imtihanı da budur. Nitekim insan her amelinde -insanlar nazarında değil- Cenab-ı Hak katında “Bu amelim nasıl görülür ve hatırlanır?” düşüncesinde olursa ancak hakikî huzura kavuşabilir.

İlk yorumu siz yazın