İNSANİYETİ MUHAFAZA : “İNSAN NEDİR, KIYMETİ NEDİR, BUNLARI KAYBETMEMEK İÇİN NE YAPILMALI?”

Bu, insanlık tarihinin en derin ve en temel sorularından biridir. Bu sorunun tek bir cevabı olmasa da felsefe, bilim, din ve sanatın penceresinden bakarak kapsamlı bir resim çizebiliriz.

Önce insan nedir, özellikleri nelerdir veya neler olmalıdır? Bu konu açıklığa kavuştuktan sonra bu özellikleri muhafaza konusu yani insan kalabilmek için neler yapılmalı, ona bakalım.

“Cenâb-ı Hak ve Mâbûd-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhatap ve mazhariyet-i esmâsına en câmi bir ayna ve onu İsm-i A’zamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm-i A’zamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvimde, en güzel bir mu’cize-i kudret…”1 olarak yaratmıştır.

Yani, Allah her insanı farklı özellik, karakter, duygu ve beceride yaratmıştır. Bunun için her insan bir âlem, her insanın âlemi farklı ve her insan da bu âlemden farklı hisseler alıp, etkileniyor. İnsan his ve mantık ağırlıklı bir canlı olmasından olaylar karşısında bazen aklını bazen de mantığını kullanır ve ona göre etkilenir. Hangi olaydan nasıl etkileneceğini insan ancak yaşadıktan sonra görebiliyor. Önceden tahmin edemiyor.

Bu, insanların ruh ve moral dünyasını (âlemini) adeta bir boşluğa yuvarlanmasına sebep olabiliyor.

İnsan doğduktan sonra birçok şeyleri öğrenmeye başlar ve bilir. Her insanın bildiği şeyler ve konuları farklıdır. Bir de her insanın bildiği şeyler vardır. Yemek yemek, yürümek, su içmek, uyumak vs.

“Beşer, fıtraten, şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder, aşkın en müntehâ derecesine kadar gider.”2

Fakat araştırmalar göstermiştir ki; “Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hâzırayı ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hâzır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalp ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar. Şu hâlde, kebâiri işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir. Hem sabık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenalık ve  hevesat yolu, tahribat olduğu için, gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor.”3

İnsan, sadece biyolojik bir varlık olmanın çok ötesindedir. Onu diğer canlılardan ayıran temel özellikler sahibi bir küll-bütündür:

Akıl ve bilinç sahibi bir varlık olan insan, soyut düşünebilme, mantık yürütebilme, geçmişi analiz edip geleceği planlayabilme kabiliyetine sahiptir. En önemlisi, kendinin farkında olan tek varlıktır. “Ben kimim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum? Bu dünyadaki vazifem ne?” sorularını sorabilen tek varlıktır.

Aynı zamanda sevinç, üzüntü, öfke, korku, şefkat, aşk gibi karmaşık duyguları derinlemesine yaşar. Başkalarının duygularını anlama (empati) ve onlarla bağ kurma ihtiyacı duyar. Aile, toplum ve medeniyetler kurarak varlığını sürdürür.

Her insan, hayatının bir amacı, bir anlamı olmasını ister. Sanat, felsefe, bilim ve inanç sistemleri aracılığıyla bu anlam arayışına cevaplar bulmaya çalışır. Bir şeyler yapmak yani üretkenlik onun fıtratında vardır.

Vicdan sahibi olduğu için iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etme potansiyeline sahiptir. Vicdanı sayesinde eylemlerini sorgular, pişmanlık duyar veya iç huzuru bulur. Bu, ahlâkî kurallar ve adalet sistemleri oluşturmasının temelidir.

Belirli sınırlar dâhilinde de olsa seçim yapma özgürlüğüne sahiptir. Kararlarıyla kendi hayatını ve çevresini şekillendirebilir. Bu, tabiî ki aynı zamanda sorumluluğu da beraberinde getirir.

Böyle bir insanın kıymeti için neler denebilir?

Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yarattık.”4 buyuruyor. Bu ayetten anladığımıza göre, insan, varlıkların en şereflisi ve en mükemmeli, yani üstün niteliklerle ve güzel latifelerle yaratılmıştır.

İnsanın kıymeti, sahip olduğu makamdan, maldan veya dış görünüşünden gelmez. Değeri, özünde taşıdığı bu potansiyellerden kaynaklanır:

Her insan, parmak izi gibi eşsizdir. Kendi düşünceleri, hayalleri, anıları ve potansiyeliyle kâinatta tektir. Bu yüzden her bir insan hayatı, yeri doldurulamaz bir değere sahiptir.

Bir soruna çözüm bulma, bir sanat eserini oluşturma, yeni bir icat yapma veya sadece bir başkasının hayatını güzelleştirecek bir fikir üretme potansiyeli bir insan için başlı başına bir kıymettir.

İnsanın en büyük değeri, bir başkasının acısını hissedebilme (merhamet-şefkat), karşılıksız iyilik yapabilme, sevgi ve şefkat gösterebilme yeteneğidir. Dünyayı daha yaşanılır kılan bu güçtür.

İnsan, hatalarından ders alabilir, kendini eğitebilir, daha iyi bir insan olmak için çabalayabilir. Bu öğrenme ve dönüşme kapasitesi ona paha biçilmez bir değer katar.

Kısacası, insanın kıymeti “ne olduğu” veya “neye sahip olduğu” ile değil, “ne olabileceği” ve içindeki iyilik, akıl ve sevgi potansiyeliyle ölçülür.

Özetle, insan olmak bir durum değil, bir süreçtir. Her gün yaptığımız seçimlerle, kurduğumuz ilişkilerle ve hayata karşı duruşumuzla insanlığımızı ya yüceltir ya da aşındırırız. Bu kıymeti kaybetmemenin yolu, her an bu bilinçle yaşama gayretinden geçer.

(Devam edecek)

 

Dipnotlar:

  1. Sözler, 83, On Birinci Hakikat
  2. On Birinci Lem’a (13/19) / Onuncu Nükte (2/4) /Birinci Nokta (1/2)
  3. On Üçüncü Lem’a (11/31) /Yedinci İşaret (2/3)
  4. Tîn, 95/4

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*