Hücumat-ı Sitte üzerine bir okuma: Sosyal medya çağı hastalıklarının devası burada olabilir mi?
Geçenlerde uzun zaman sonra Hücumat-ı Sitte’yi okudum. Daha ilk sayfadan itibaren, Bediüzzaman’ın teşhis ettiği manevi hastalıkların ne kadar güncel olduğunu fark ettim. Aradan geçen onca yıla rağmen, satırlarda tarif edilen zaaflar sanki bugünün insanı için yazılmış gibiydi. Z kuşağının sosyal medyada sıkça dile getirdiği people-pleasing, ego kültürü, yalnızlaşma, ırkçılık, bitmeyen üretim ve tüketim baskısı gibi sorunlar, bundan yaklaşık bir asır önce, bambaşka bir bağlamda, ama aynı özle çözümlendirilmişti.
Bediüzzaman’ın altı maddede özetlediği bu hücumlar, modern psikolojinin “vonay bağımlılığı”, “anksiyete”, “tüketim hırsı”, “benmerkezcilik”, “kutuplaşma”, “üşengeçlik” ve “işkoliklik” dediği hallere karşı hâlâ geçerli çözümler sunuyor. Çünkü zaaflarımızın ismi yıllar içinde değişse de özü hep aynı.
Hubb-u cah ve onay bağımlılığını beraber düşünmek
Bediüzzaman, makam ve şöhret sevgisi olarak çevrilebilecek “hubb-u cah”ı “insanın zayıf bir damarı” olarak tanımlar. Bu duygu, ihlâsı kırar; insanın yaptığı işleri Allah rızası yerine başkalarının beğenisi için yapmasına yol açar. Görünürde faydalı işler için bile olsa, arkasında gösteriş olduğunda o güzel amel anlamını yitirir.
Bugün bu hal, onay bağımlılığı kavramına yakın bir yerde konumlandırılabilir. Sosyal medyada beğeni sayılarının değer ölçüsü haline gelmesi, insanları kendi fikirlerini yumuşatmaya, özgünlüğünü törpülemeye itiyor. Böylece başlangıçta özgün bir fikir, algoritmaya uyum sağlamak uğruna yüzeyselleşiyor. Kişi, fikrin değeri yerine başkalarının anlık onayını esas almaya başlıyor.
Oysa Hücumat-ı Sitte’nin sunduğu perspektif, bu kısır döngüyü kırmanın anahtarını veriyor: Odak, halkın onayı değil, Allah’ın rızası olmalı. İnsan, en yüksek tatmini ve özgürlüğü, yalnızca O’nun sevgisine ve hoşnutluğuna yöneldiğinde bulur. Üstelik bu, çoğu zaman beraberinde insanların samimî takdirini de getirir.
Havf: Bir duygu yönetimi örneği
Üstadın Kur’ân talebelerini uyardığı ikinci hastalık havf yani korku. Bediüzzaman, korkuyu yerinde kullanıldığında faydalı bir his, yanlış kullanıldığında ise hayatı felç eden bir engel olarak özetler.
Modern psikoloji, bu dengesiz korku haline anksiyete der. Günümüzde bu duygu, özellikle kontrol takıntısıyla birleşip insanı büyük bir çıkmaza sürüklüyor. İnsan, hayatın her alanını garanti altına almaya çalışırken sürekli tetikte kalıyor. Sosyal medya, haberler, ekonomik belirsizlikler ve gelecek kaygısı, bu tetikte olma halini kronik bir endişeye dönüştürüyor.
Bediüzzaman’ın çözümü, korkunun merkezden alınarak tekrar araç konumuna yerleştirilmesidir. Bunun yolu da kader inancının verdiği huzurdan geçer.
Günümüzde bunu hayatımıza uygulamak ruh sağlığımız için kritik. Her an kaygıyı körükleyen haberlerle paralize olmak yerine kontrol edebileceğimiz alanlara odaklanarak enerjimizi nokta atışı meselelere yoğunlaştırmak; elimizden geleni yaptıktan sonra gerisini akışa bırakmak ve “Mevlam neylerse güzel eyler” diyebilmek… Tevekkül insana büyük bir rahatlık getirir.
Tamah ve kapitalizm ilişkisi
Bediüzzaman, tamahı insanın huzurunu bozan bir hırs olarak tanımlar. Hırs, aslında Allah’ın bize geçimimizi sağlamak ve gayretimizi artırmak için verdiği bir araçtır; hayatın merkezi haline geldiğinde ise doyumsuzluk, kıskançlık ve stres üretir. Risale-i Nur’da buna önerilen çözüm iktisattır.
Kapitalizmin çizdiği “ideal hayat” içinde “Daha çok üret, daha çok kazan” mottosu, kişisel gelişim tavsiyeleriyle de süslenerek normalleştirilir. İnsan, elindekiyle mutmain olmak yerine sürekli daha fazlasını kovalar. Bu da kaçınılmaz olarak devamlı insanın içini yiyip bitiren bir tatminsizlik hissine yol açar.
Bediüzzaman’ın önerdiği bakış açısı, tamaha güçlü bir panzehir sunuyor: Rızkın Allah’tan geldiğini bilmek ve israfı bırakmak. Kişi, geçimini sağlamak için çalışırken hayatını tamamen iş ve kazanç etrafında kurgulamaz; çalışmasını ibadet niyetiyle yapar, elde ettiğini şükürle karşılar. Bu, hem tatmin duygusunu artırır, hem de bitmeyen yarış psikolojisinden uzaklaştırır.
Milliyetçiliğe yeni bir bakış
Bediüzzaman son yıllarda yeniden toplumda karşılık edinmeye başlayan ırkçılık mevzuuna merhem niteliğinde tespitler yapıyor. Milliyetçi söylemlerin dünyevîlik üzerinden pazarlandığı bir dönemde yazıyor aslında bu eseri. Ancak günümüzde de özellikle mülteciler üzerinden yeniden alevlenmiş bir konu ırkçılık.
Üstad bu bölümde toplumu farklı tabakalara ayırarak dinden ayrılmış menfî bir milliyetçiliğin pragmatik açıdan da topluma faydasız ve hatta zehirli bir niteliğe sahip olduğunu anlatıyor. Toplumu dindarlar, hastalar, fakirler, ihtiyarlar, çocuklar ve gençler olarak altı tabakaya ayırıyor ve böyle bir milliyetçiliğin bu altı gruptan yalnızca gençleri geçici olarak cezbedebileceğini söylüyor.
Şüphesiz ki bugünün Türkiye’sinde milliyetçiliği bu gözle yeniden değerlendirmek gerekiyor.
Sosyal medya kültürü ve enaniyet ilişkisi
Bediüzzaman’ın enaniyet olarak tarif ettiği hâl, insanın kendi benliğine gereğinden fazla önem vermesi, kendini merkeze koymasıdır.
Modern dünyada bu sapma, ego kültürü içinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Wellness endüstrisi, reklamcılık ve sosyal medyanın selfie odaklı yapısı, insanın sürekli kendisini izlemesine, bireysel imajını parlatmasına yol açıyor. “Topluluk” ve “üretici” kimliklerin yerini, tek başına parlayan bireysel vitrinler alıyor. Bu da, görünürde özgürlük sunarken aslında yalnızlık pandemisini besleyen bir sürece dönüşüyor. Kişisel gelişim söylemleri bile, “toksik” olarak etiketlediğimiz herkesi hayatımızdan çıkarıp sadece kendimize odaklanmayı öğütleyebiliyor.
Enaniyetin hemen ardından Bediüzzaman, kıskançlık tehlikesinden de bahseder. Çünkü ene büyüdükçe, başkasının sahip oldukları bize tehdit gibi görünmeye başlar. Kendi konumumuzu başkalarıyla kıyaslamak, içimizde hem huzursuzluk hem de rekabetin getirdiği kırgınlıklar üretir. Oysa Üstadın “fenâ fil-ihvan” yaklaşımı, kardeşinin nimetini kendi nimeti gibi görmeyi, hasedin yerine tebriği koymayı öğretir.
Bediüzzaman’ın çözümü, Allah dostu gönüllü faaliyetlerde yer almak, din kardeşimizin başarısını görünür kılmak gibi adımlarla uygulanabilir. Böylece hem enaniyetin yalnızlaştırıcı etkisinden, hem de kıskançlığın tehlikelerinden kurtulmak mümkün olur.
Tenperverlik: Madalyonun iki yüzü
Bediüzzaman’ın “tenperverlik” olarak tanımladığı hal, hem tembellik, hem de faydasız meşguliyetler içinde tükenen bir hayat tarzını kapsar. Burada ilginç olan hiçbir şey yapmadan zaman öldürmekle görünürde yoğun, ama hakikatte faydasız çalışmaları aynı kategoriye koymasıdır. Yani insanın kendini sürekli meşgul tutması, eğer bu meşguliyet onu hakikate ve faydaya yaklaştırmıyorsa, tenperverliğin başka bir biçimidir.
Günümüzde bu durum, iki uçta karşımıza çıkıyor. Bir tarafta üşengeçlik ve tembellik ya da amaçsızca ekran kaydırma gibi pasif uyuşma biçimleri var; saatlerce yatağa uzanıp telefondan akıp giden içeriklere bakmak, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemek… Diğer tarafta ise kapitalizmin “her an verimli ol” baskısı var; fakat bu çalışma çoğu zaman yönsüz, amaçsız ve yalnızca materyalist sisteme hizmet eden bir işe dönüşüyor. Her iki durumda da ortak sonuç, insanın en değerli sermayesi olan zamanını amaçsızca tüketmesi.
Bediüzzaman’ın yaklaşımı, zamanı bilinçli kullanmak ve ölçülü yaşamak üzerine kurulu. Tembellikten kaçmak kadar, gereksiz yere enerjimizi sömüren meşguliyetlerden de uzak durmak gerekir. İslam’da değerli olan, insanın çalışmasını anlamlı bir hedefe yönlendirmesi; hem dünya hem ahiret için faydalı işlerde sebat etmesidir.
Sonuç
Özetle, Hücumat-ı Sitte her ne kadar bir asır önce Bediüzzaman’ın talebelerine bir uyarı mahiyetinde kaleme aldığı bir eser olsa da, içindeki dersler bugün yaşadığımız problemlere hem ayna tutuyor, hem de kalıcı çözümler sunuyor.
Okuma sürecinde en çok dikkatimi çeken nokta, her bir maddenin ortak özünün tek bir kelimeyle ifade edilebilmesi oldu: ölçülülük. Hubb-u cahtan enaniyete, korkudan tamaha kadar her bir desise, hayatımızın merkezine kayma tehlikesi taşıyor. Bediüzzaman ise bu duyguları ve eğilimleri ne tamamen bastırmamızı ne de sınırsızca serbest bırakmamızı öneriyor; ifrat ve tefritten uzak durarak itidal üzere nasıl kullanabileceğimizi, hayatımızın merkezine ise Kur’ânî bir bakış açısını nasıl yerleştirebileceğimizi tarif ediyor.

İlk yorumu siz yazın