Sonbaharın Hüznünde İnsan Kalmak

 “Eylül toparlandı gitti işte

Ekim falan da gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar”

Merhaba Değerli Genç Yorum okuyucuları …

Bir Ekim sayısı ile daha karşınızdayız. Yaprakların renkleri bizlere yine ölümü hatırlatıyor. Hüzün kaplıyor belli belirsiz gönlümüzü. Karıncalar yuvalarına çekiliyor ve yağmurlar okşuyor ruhumuzu…  Günler kısalıyor, geceler uzuyor artık. Düşünmek için çok daha uzun vakitlerimiz var sanırım, duvarların arkasında kafamızı yastıkla buluşturduğumuz anlarda. Bazen de sebepsiz hüzünler kaplar ruhumuzu ve uzaklara dalarız bu aylarda.

“Ekseri sonbahar gecelerinde

Sızarken camlardan ince bir yağmur,

Düşünürüz, her şey yerli yerinde

Ama gözlerimiz niçin doludur?” demiş Ahmet Muhip Dıranas…

Fakat sanırım bu Ekim biraz daha farklı hepimiz için. Kalbimize, dimağımıza, ruhumuza çöken bu hüzünler sebepsiz değildir belki de… Gözlerimizin neden dolduğunu öğrenme vaktidir belki bu ay. Bu sonbahar diğer sonbaharlara nazaran biraz daha sesli, biraz daha buruk. Geceleri sadece insanların kafalarında düşüncelerinin sesi değil, bombaların, silahların ve yakarışların o hazin sesi de mevcut.

Evet, dünyanın dört bir tarafında zulüm devam ediyor. Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Afrika’da, Amerika’da dili, dini, ırkı, mezhebi ve fikirleri yüzünden milyonlarca insan haksızlığa, zorbalığa, açlığa, susuzluğa ve ölüme terk ediliyor. Mazlumun ahı semayı inletiyor.

İşte bu ahvâl ve şerâit içerisinde şöyle bir konu vukua geliyor: İNSAN KALABİLMEK…

İnsan olabilmek değil, kalabilmek… Fıtratı bozmadan, bize yaratılışımız ile ihsan edilen maddî ve manevî değerlerimizi koruyabilmek. Ünlü Fransız filozof JJ. Rousseau bu konu hakkında şöyle demiş: “Doğal insana dönmek, erdemli yaşamın yoludur.” Doğal (fıtrat üzerine) olan insana dönülmesinin gerektiğini bundan iki asır önce muasırlara anlatmaya çalışmış. Peki; neden bozuluyoruz, neden insan olarak kalamıyoruz, neden iyi ve ahlâklı yaşamak ekser insanlar tarafından kabul görmüyor, neden insanlar ateş kendisine temas edene kadar umursamadan yaşamaya devam edebiliyor? Belki de bu soruların cevaplarına biraz olsun ışık tutabiliriz.

Meşhur Yunanlı filozof Platon ise şöyle demiş “Adalet, her şeyin kendi yerinde olmasıdır.” Adalet insanın da olması gerektiği yerde olmasıdır. Zulüm başında değil, yolsuzlukta değil, hırsızlıkta değil, haksızlık ve hukuksuzlukta değil, Adalet; insaniyet içinde bulunmaktadır. Ve adil olmayan bir insan, insanlığının yarısını kaybetmiş demektir.

Şöyle yaşadığımız topluma hayalen biraz yukarılardan bakacak olursak göreceğiz ki; toplumun her kesimi ahlâk ve erdemden yoksun bir vaziyette yaşamaya başlamış durumda. Arzular ise fikir suretini giymiş, insanların dimağında kol geziyor. Geleceğimiz olan çocuklar, birbirlerini zorbalıyor, hakaretler ediyor. Daha büyükleri olan gençler uyuşturucu bataklığında boğuluyor hem kendilerine hem çevrelerine zarar veriyor. Ve daha saymakla bitmeyecek kadar ruhumuzu sıkan olaylar silsilesi…

Görülüyor ki insan kalabilmek bu asırda biraz zor maharet. Şu sefalet ve dalâlet derelerinin suları boynumuza kadar gelmişken boğulmaktan bizi kurtaracak bir yardım eli yok mu diye soruyor insan bazen kendi kendine? Ne yapmalı da kendimizi şu güvenli sahile atmalı?

İşte sizler için bu sayımızda bunları derlemeye çalıştık. Umarız ki âhir ömrümüze kadar insan kalabilenlerden oluruz.

Ahmed Hamdi Tanpınar’ın şu dizeleri ile veda edelim sizlere o vakit:

“Durgun havuzları işlesin bırak

Yaprakların güneş ve ölüm rengi,

Sen kalbini dinle, ufuklara bak.”

Keyifli ve feyizli okumalar…

 

İbrahim Yasir Teğiş

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*