“Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki: Kanaat ve iktisad; maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder.”
(Mektubat)
“Kanaat eden köle hür; tamah eden hür ise köledir” denmiştir. Eşrefoğlu Rumi’nin, Nefislerin Terbiyesi’nde anlattığına göre:
Resulullah bir gün Ebu Zer’e şöyle buyurur: Ya Ebu Zer! Önümüzde çok sarp bir yokuş var. Yükü hafif olanlardan başkası bu yokuşu tırmanamaz. Eğer evinde bugünlük yemeğin var, yarın için ise ayırdığın yemeğin yoksa yükü hafif olanlardan olursun.
Paleontologlar; birçok Homo türü dünyadan geçmiş olsa bile yalnızca Homo sapiens’in hayatta kaldığını iddia ediyorlar. Klasik iktisadın söylediklerine bakarsak da birçok Homo türüyle karşılaşmak mümkün. En yaygını; tercihleri ve yetenekleri neoklasik iktisatçılar tarafından uzun zaman önce tarif edilen Homo economicus. Yakın zamanda davranışsal iktisatçılar Homo anomalous isimli yeni bir tür ortaya attılar; çünkü bu tür birçok açıdan Homo economicus’tan ayrılıyordu. Bugün disiplinlerarası bir bilim insanı grubu tarafından yepyeni bir tür keşfedildi. Homo bioculturus; iktisat dünyasında yakında öne çıkacak tür bu olabilir, diyorlar. Bunlar elbette, gerçeğin üzerine atılan ipler; her yakalanan ipi atanı bir yere sürükleyebiliyor. Kısa uyanmalar gerçeği yerinden kaldırmaya yetmeyebiliyor.
Örneğin, yapılan deneyler bize gösterdi ki: Homo economicus modelinin klasik öngörüleri şempanze davranışlarını öngörmekte başarılı. Meğer o bir şempanzeymiş. Joseph Henrich’in bu ifadesi ile, davranışsal iktisatta, iki problem görüyor. Birincisi, WEIRD (Batılı, Eğitimli, Endüstrileşmiş, Zengin ve Demokratik) sorunu dediği şeyle yüzleşememek. Araştırmacılar çoğu zaman “Homo sapiens”i incelediklerini düşünüyorlar, ancak inceledikleri kültürel psikolojinin belirli bir formu. İkincisi ise, birçok davranışsal iktisatçı, psikologların çoğunun yaptığı gibi, yüzeysel bir akıl yürütmede bulunuyor olması. Yani; tercihler ve inançlar da dahil olmak üzere birçok psikolojik unsurun nereden geldiğine kafa yormuyor. “Psikolojinin bu unsurlarının nereden geldiği ile ilgili nihai bir teoriniz yoksa; elinizde kalan parça parça sezgiler, önyargılar ve tercihler oluyor. Teorinin yokluğunda; deneysel araştırmayı disipline ve organize etmek mümkün değil.” diyor Henrich. Buradan şöyle bir sınıra ulaşıyor: “İktisadın; tercihleri, inançları ve potansiyel olarak diğer psikolojik unsurları içine yerleştirebileceği geniş bir ‘evrimsel(?)’ çerçeveye ihtiyacı var. Sonrasında fayda fonksiyonu ve karar verme kuralları da bu geniş çerçeve içine dahil edilebilir.”
Buradan amaçlanan; çabaların daha iyi bir insan doğası teorisi oluşturmaya yönelik; bu teori de sonrasında siyasa oluşturmak için temel alınabilir. Bir Mecelle kâidesi: “Def’-i mazarrat celb-i menâfi’den evlâdır” (Zararı ortadan kaldırmak, fayda temin etmekten önce gelir) şeklindedir. İnsan “doğası” zararları “psikolojik” etkilere ait “var olmak” sürecine takarak yol almaktansa doğrudan en üstün surete ve düzene ait “insan olmak” inancına sahip olarak “beklentilere” doğru yanıtlar vermeyi denese acaba nasıl sonuçlar elde edebilir?
Nitekim, Dr. Mustafa Özel, Çocuk ve Medeniyet Dergisinde yayınlanan “Pandemi Sonrası Dünyada Kapitalist Medeniyetin Eleştirel Muhasebesi” başlıklı makalesinde:
“Kültür tarihçilerine göre, dünyayı derinleştirip anlaşılmaz kılan, çoğunlukla kendi kurgularımızdır. Kollektif çabalarımızın, birlikte varoluşumuzun eseri olan kültürel “zihniyetlerimiz” diye başlıyor.
Pitirim Sorokin bütün insanlık tarihinin üç kültürel zihniyet arasındaki ritmik bir ilişki çerçevesinde biçimlendiğine inanıyordu. Birincisi, gerçekliği esasta gayr-ı maddî olarak gören ve manevî ihtiyaç ve gayeleri öne çıkaran Ideational (tasavvurî) zihniyetti. İkincisi, gerçekliği temelde maddî veya fizikî olarak algılayan, en önemli beşerî ihtiyaçların bedenle ilgili olduğunu söyleyen Sensate (duyusal, ihsasî) zihniyetti. Şiârı şöylesine sloganlarda ifadesini buluyordu: “Hayat kısadır. Ye, iç, eğlen!”. Son olarak, Idealistic (ülkücü) zihniyet. Gerçekliği hem maddî hem manevî olarak algılayan, ihtiyaçlarla gayeler arasında denge kuran hem fizikî hem manevî ihtiyaçların tatminine çalışan bir zihniyet. Sorokin’e göre, bu zihniyetler tarih boyunca birbirinin peşinden gelirlerdi; birinin ömrü tükenince, yerini diğerine bırakırdı. Çağdaş Batı medeniyeti de en az 500 yıldır genişlemekte olan Sensate zihniyetin etkisindeydi. (Kapitalizm, işte bu zihniyetin eseridir.) Bu zihniyet artık son sınırlarına yaklaşıyordu ve yakında yok olacak, yerini Idealistic halefine bırakacaktı.
Özel’e göre; Sorokin’in ilmî bir belagatle dile getirdiği bu hakikatı, aynı zaman diliminde, sadece tevarüs ettiği İslâmî kültürün imkânlarından yararlanan Bediüzzaman Said Nursî kendine has üslubuyla şöyle ifade ediyordu: “Medeniyet-i hâzıra-i garbiye semavî kanun-u esâsîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına, hataları, zararları faidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyevîye bozuldu. İktisad ve kanaat yerine israf ve sefahat… ve sa’y ve hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından biçare beşeri hem gayet fakir hem gayet tembel eyledi.” Özel, ifadede ilk bakışta bir çelişki var gibidir, diyor. Kapitalizm, insanlık tarihinin en üretken sosyal sistemi değil mi? İnsanlığı nasıl fakir bırakmış, maddî saadetini gölgelemiş olabilir? İşte Bediüzzaman’ın cevabı, diye ekliyor: “Bedevilikte beşer, üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hacatını tedarik etmeyen on kişide ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zalime-i hazırası su-i istimalât ve israfat ve hevasatı tehyic ve havayic-i zaruriyeyi zaruri hâcâtlar hükmüne getirip, görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki medenî insan dört hâcât yerine yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmi kişiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş; biçâre avâm ve havass tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiştir.” Evet, diyor Özel, sensate zihniyetin marifeti, arzuları kamçılayıp onları insanlar için birer ihtiyaç haline getirmesidir. Böylece insanlığın büyük bölümü, sadece bedensel zevklerin tatmini için uğraşan, bunların çoğunu da karşılayamadığı için (görece) yoksul kalan bir sürüye dönüşmüştür.
“Kur’an’ın kanun-u esasisi olan vücub-u zekât ve hurmet-i riba vasıtasıyla avamın havassa karşı itaatini ve havassın avama karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevketmeye mecbur etmiş; istirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber eylemiştir.”
Cicero’da zenginlik, hakça kazanılmalı, akılla, çalışkanlık ve tutumlulukla artmalı, ahlâksızlık ve gösterişin değil, hayırseverliğin emrinde olmalıdır. İsmet Özel,
“Hayat tasarruf edilmez;
Ya sarf edilir ya da israf.” derken Sâdettin Öktem başka bir değere vurgu yapar: “İstiğnâ üzerinde çok duruyorum. El-Gânî ismi de çok öne çıkan bir esmâ. Neden? Çünkü kapitalist düzen tüketim üzerine kurulu ve size şunu empoze ediyor: ‘Tüketmezseniz yoksunuz.’ Ama beni var eden eğer Cenab-ı Allah’sa, O’nun var etmesiyle var olurum. Ben tüketimle var olmam”.
Bediüzzaman ile ilgili bir konferansta da şu değer ele alınmıştı: “Bediüzzaman küçük yaşından beri, halkların mukabilsiz hediyelerinden istiğna etmiştir. Hediye kabul etmemeyi meslek edinmiştir. Zindandan zindana, memleketten memlekete sürgün edildiği zamanlarda, ihtiyarlığın tahmil ettiği zaruretler içinde dahi, bu seksen senelik istiğna düsturunu bozmamıştır. En has bir talebesi, bir lokma bir şey hediye etse, mukabilini verir; vermese dokunur”.
Bediüzzaman’ın bu kuralı, sonrasındaki Müslüman ve İslâm adına yapılan işlerde ve kurumlarda değerlendirme açısından ölçü birimi kabul edilebilir. Bu ölçüyü kullanarak bir tarih yazımı bile yapılabilir.
Taberani’de şu kimseye imrenilir:
“Malı azdır, çoluk çocuğu namaz kılar, oruç tutar. İbadetini gizlemeye çalışır.
Tanıyanı azdır, meşhur değildir, parmakla gösterilmez. Rızkı yetecek kadardır. Buna da sabreder.
Hâlini kimse bilmez. Arkasından ağlayanı az, mirası da fazla değildir”.
Homo economicus’tan istiğna düsturuna insanlık skalası ekonomi, iktisad üzerinde büyük bir açıklığı ortaya çıkarıyor.

İlk yorumu siz yazın