İnsan olmanın getirdiği değerli özellikleri korumak ve geliştirmek, şuurlu ve imanlı bir çaba gerektirir. Çünkü insan bu dünyaya yaratıcısını tanımak, ona iman ve ibadet etmek için gönderilmiştir. (7. Şua)
Bunu üç şekilde ele alabiliriz: İlk önce bir birey olarak yani nefsimize ve kendimize bakarak.
Duygularınızı, düşüncelerinizi ve davranışlarınızın nedenlerini anlamaya çalışın. Kendinizle dürüst bir diyalog içinde olun. Buna “Öz Farkındalık ve Kendini Tanıma” diyebiliriz.
Üstad Bediüzzaman da “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.”1 hadisini hatırlatarak, insanın önce kendini sonra da haddini bilmesinin gerektiğini söylüyor.
Bir karar alırken veya bir eylemde bulunurken “Bu doğru mu?” sorusunu kendinize sorun. İçinizdeki ahlakî pusulayı yani “Vicdanınızın Sesini Dinleyin”.
Sürekli öğrenmek için merakla zihninizi canlı tutun. Kitap okuyun, yeni şeyler öğrenin, farklı bakış açılarını anlamaya çalışın. Dogmatik ve sabit fikirli olmaktan kaçının.
Kendinizi başkalarının yerine koymaya çalışın, empati yapın. Onların ne hissettiğini ve ne yaşadığını anlamak, öfke ve ön yargıyı azaltır, merhameti artırır.
Öfke, kibir, açgözlülük gibi yıkıcı duyguların sizi yönetmesine izin vermeyin. Sabır, alçakgönüllülük ve şükran gibi erdemleri geliştirmeye çalışın.
İkinci olarak ilişkide olduğunuz insanlarla iletişiminizdeki davranışlarınızla her insana, kim olursa olsun, sırf insan olduğu için değer verin ve saygıyla yaklaşın.
Sağlıklı bir iletişim için muhatabınızın sözünü kesmeden, yargılamadan dinleyin.
Nezaketli davranmak ve gönül almak çok önemlidir. Küçük bir tebessüm, içten bir teşekkür veya zor zamanında birinin yanında olmak insanı insan yapan en temel davranışlardır. Kırdığınızda özür dilemekten çekinmeyin.
Ve son olarak adil olun. İlişkilerinizde ve kararlarınızda adaleti gözetin. Kimseye haksızlık yapmamaya özen gösterin.
Ailede ve bir topluluk içinde ise, her zaman adaleti ve hakkı savunmaya çalışınız. Sadece kendi hakkınızı değil, haksızlığa uğrayan başkalarının da hakkını savunun. Adaletsizliğe sessiz kalmak, insanlık değerlerini aşındırır.
Aynı zamanda içinde yaşadığınız topluma ve dünyaya karşı sorumlu olduğunuzu unutmayın. Çevreyi korumak, yardıma muhtaç olanlara el uzatmak bu sorumluluğun bir parçasıdır.
İnsan ruhunu besleyen, ufkunu genişleten din, iman, sanat gibi alanlara ilgi duymak, insan olmanın inceliklerini anlamaya yardımcı olur.
Evet, Cenab-ı Hak gönderdiği ilk ayetinde, “İkra (Oku), seni yaratan Rabbinin adıyla oku.” diyor. Bu ayetin emrine baktığımızda; ilk olarak bizi yaratan bir Rabbimiz olduğunu bilmek gerekiyor. Sonra da Kur’an’ın bu ilk emri olan, ‘OKU’mayı bilmeliyiz.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, “İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet etmektir”2 hakikatini derk edip bunları bilmeliyiz.
Ayrıca Risale-i Nur’daki bir hakikate göre; “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.” Bu cümleden, yukarıdaki sorunun bir cevabının, ilk olarak “Allah’a inanmak” ve “Onun (cc) Esma-ı Hüsna’sının tecellilerini birlikte tanımak/bilmek ve farkına varmak” olarak anlamak gerektiği ortaya çıkıyor.
Bir şeyler bilen, bir şeyler yapan, aklı olan, düşünmeyi akıl edebilen insan, önce bu dünyaya niçin geldiğini, buradan nereye gideceğini, buradaki vazifesinin ne olduğunu vb. soruların cevabını bilmeli…
Zaten, “İnsan, … bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.”3
Batı ülkelerinde, Avrupa’da ve maalesef ülkemizde de intiharlar, uyuşturucu kullanımı, şiddetin her türlüsü, alkol kullanımı vb. olaylar dolayısıyla ölümlerin ve boşanmaların oranı gittikçe artmaktadır. Aynı şekilde çocuk suç çetelerinin ve üyelerinin sayısı da artmaktadır. Yani insanın temiz fıtratını değiştiriyorlar. Bütün bu gelişmeler ilim adamlarını insan ruhu ve mana âlemlerinin keşfi için ve yeni çözüm arayışları yani ‘insan kalabilmek’ için araştırmalara sevk ediyor.
Bu kapsamdaki çalışmalardan birine, “İnsan inanmaya programlı mı?” başlıklı bir araştırma haberinde rastlamıştım.4
Haberde, “İnsanlarda Tanrı inancı doğuştan mı geliyor yoksa sonradan mı öğreniliyor? Din bilimcilerin ve filozofların yıllardır sorduğu bu soruya bir yanıt da bilim insanlarından geldi. ABD’deki Fuller Yüksek Okulu psikoloji profesörü Justin L. Barrett, New Scientist dergisinin son sayısında Tanrı inancının konuşmak, yürümek gibi her insanda bulunan bir özellik olduğunu savundu. Tezini çocuklar ve bebekler üzerinde değişik deneylerle kanıtlamaya çalışan Barrett, bebeklerin dünyadaki her şeyi anlamlandırmaya çalıştıklarını ve ‘yönetici bir gücü’ daha hayatın ilk yıllarında kabullendiklerini savundu.” denilmekteydi.
İlim adamlarının yeni yeni ulaştıkları ‘İnsan inanmaya programlıdır” kanısını, Üstad Said Nursî, yaklaşık yüz yıl önce telif ettiği İşaratü’l-İcaz adlı eserinde ortaya koymuştur. Fatiha Suresinin tefsiri esnasında; “…insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, ikincisi zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, üçüncüsü nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir. Lakin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar” demektedir.
Bunlardan özellikle “kuvve-i akliye” denen, faydalı ve zararlı ile iyi ve kötüyü birbirinden ayırmaya yarayan kuvve, insanın fıtratına uygun kalabilmesi için gereklidir.
İnsan bu suretle, yani kendisine doğuştan verilen kuvve-i akliye vasıtasıyla dinin emirlerini tartıp doğru yolu bulabilmektedir.
Bilindiği üzere kuvve-i akliyenin “vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.” Böylece yukarıda bahsettiğimiz gibi dinin emri olan doğru yola, sırat-ı müstakime gider.
İnsan; kâinatta Allah’ın mutlak ve bütün âlemlerle ilgili rububiyetine karşı gerekli ubudiyeti gösterebilen bir kul, Allah’ın konuşmalarına karşılık verebilen en büyük düşünceye sahip bir varlık, isimlerinin ve her ismin en zirve noktasındaki tecellilerini üzerinde, işlerinde ve yaratılışında en güzel şekilde gösteren bir varlık, bir kudret mucizesidir.
İşte bütün bu özelliklere sahip olarak yaratılan insan, ancak, “.. iman ile kendisinde tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.” ve bu insan “.. kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havas ve istidadındaki cihazatlar…”5 ile bu kıymetleri çok daha değerli durumlara çıkartabilir. “Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir.” Yani yaratılışındaki özellikleri kazanıp “insaniyetin hakikatine ulaşır.” Vesselam.
Dipnotlar:
- Lem’a’lar, s. 322
- şua
- Söz, 1. Mebhas, 4. Nokta
- http://www.haberturk.com, 25 Mart 2012.
- Sözler, 10. Söz, 11. Hakikat

İlk yorumu siz yazın