Suça sürüklenen çocukların yeniden topluma kazandırılması

Çocuk kavramı, 5237 sayılı TCK m.6/1/b hükmüne göre “henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi” şeklinde tanımlanmıştır. Hukuk sistemi de benzer şekilde 18 yaşını doldurmamış kişiyi çocuk olarak kabul eder. Popüler bir kavram olan “suça sürüklenen çocuk” ise çocukların suç işlemelerinde çevreye atıf yapmaktadır. Ancak bu kavram çocukların suçlarından dolayı ceza alamayacakları anlamına gelmez. Her suç işlemi bağlamı ortaya çıkması açısından ve çocuğun gelişimsel evreleriyle ilişkili olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2023 yılında güvenlik birimlerince 537 bin 583 çocuk işlem görmüştür. Suça sürüklenme nedeni ile güvenlik birimine gelen veya getirilen çocukların %39,8’ine yaralama, %20,8’ine hırsızlık, %7,7’sine pasaport kanununa muhalefet, %4,9’una uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak veya satın almak, %4,0’ına ise tehdit suçları nedeniyle işlem yapılmıştır.

Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) m.3/1/a’da, suça sürüklenen çocuk kavramı, “Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen’’ şeklinde tanımlanmıştır. Yine aynı kanunda, suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir”.

Toplumsal kabulle, adalet inancının sarsılmasına sebep olan suçun cezasızlığı ise, sanki suça sürüklenen çocuklara karşı bir ceza verilemeyeceği gibi değerlendirilmektedir. Bu durum, TCK Madde 31’de açıklanmış olup, eylemlerinin sonuçlarını algılayıp, algılayamadığı ve davranışlarının yönlendirme yeteneğinin bulunup bulunmamasına göre ceza oranları belirtilmektedir.

Bu veriler bir arada değerlendiğinde, çocuklarda suç oranları oldukça yüksektir ve bunların sonuçları ile ilgili yaptırımlar bulunmaktadır. Ancak, çocukların yeniden topluma kazandırılması bakımından sistemin yetersiz olduğu, çocukların suç işlemeye devam ettiği görülmektedir.

“Suça sürüklenen” kavramının bir yönü de, bir suç var ise tek başına bir suçlu olması çok mümkün değildir tezidir. Yani bu pastada herkesin payı vardır. Bireysel sebepler, adalet sistemindeki eksiklikler (cezasızlık algısı, yavaş işlemesi), toplumsal çürüme, bireysel yozlaşma, gelir adaletsizlikleri, ailede dağılmalar ve dengesizlikler (boşanma, aldatma, ayrılık, fazla kardeş sayısı), toplumsal süpervizyon eksiklikleri, teknolojinin kontrolsüz kullanımı, toplumsal normların belli bir grubun suç işlemeye daha yatkın olmasının kabul edilmesi, gibi sebepler sıralanabilir. Bundan anlaşılıyor ki tek başına çocuğa ceza vermenin bu durumu çözmeye verebileceği katkı oldukça düşük görülmektedir.

Çocukların yaş dağılımına göre değerlendirildiğinde, genellikle suça sürüklenen çocukların yaşlarının ergenlik döneminde olduğu görülür. Ergenlik ise tarih boyunca risk alma davranışının arttığı bir dönem olarak görülmektedir. Bu dönemde özelikle beynin belirli bölgelerinde değişiklik, düşünmeden harekete geçmeyi kolaylaştırmaktadır. Verilen ceza hapis dahi olsa bu ergen için bir kabul ve prestij meselesi haline gelmektedir. Son dönemde sosyal medyada ortaya çıkan videolar (yatar çıkarız, işledik çekeriz vb.) bunu doğrulamaktadır.

Ergenlik, akran kabulü ile birlikte aile dinamikleri devreye girdiğinde aslında suçun saç ayağı tamamlanmaktadır. Ailenin yapısı, çocuk yetiştirme tarzları, eğitim ve gelir seviyeleri, çocuk sayısı, şiddet/istismar varlığı, madde kullanım özelikleri de yine çocukları suça yönlendiren sebepleri oluşturan katmanlardır.

Peki bu sorunlar nasıl çözülür veyahut çözülür mü? Bu oldukça karmaşık bir soru, çünkü tüm dünyada özgürleşme kavramı adı altında bireyselleşmeye ve yapılan her şeyin hak olarak görülmesine doğru giden bir eğilim maalesef giderek artmaktadır.

Yine de genel ve bireysel çözüm önerileri düşünülebilir. Öncelikle aileden başlayarak, bireylere çocuk sahibi oldukları süreçten itibaren destek sağlanması, ekonomik koşullarının düzeltilmesi ve temel gelişimsel süreçlerin takibi gibi kamusal destek süreçleri işletilebilir.

Bediüzzaman Hazretleri ailenin mü’minin bu dünyadaki cenneti olduğunu belirtmektedir. Aile saadetinin korunması, toplumsal dinamiklerin düzenlenmesindeki en önemli süreçlerden biridir. Aile saadetinin yolu ise eşler ve çocuklar arasındaki düzgün iletişimden geçer. Bediüzzaman, “Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat pat söylediği sözlerle ünsiyet peydâ eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde, o insanla o çocuk arasında bir malûmât alışverişi olamaz” sözleriyle gençlerimizle iletişim kurma yöntemini açıkça belirtmiştir. Sağlıklı iletişimin olmadığı ailelerde gençlerin düşünce ve eylemlerinin takibi/yönlendirilmesi, suç veya suçlularla olan ilişkilerinin değerlendirilmesi çok güç olacaktır.

Önemli olan ikinci bir aşama da okuldur. Suça sürüklenen çocukların büyük bir kısmı okula devam etmemektedir. Okul dışında sokakta geçirdikleri vakit maalesef, kötü akran çevresine yol açmakta, bu da suça eğilim ortaya çıkarmaktadır. Eğitimin sadece maddi yönüyle değil manevi yönüyle de değerlendirilmesi gerekmektedir. Risale-i Nur’da eğitim metodu olarak nefis-aile-toplum sıralaması gösterilmektedir. Topluma bakan yönü olarak okullarımızı değerlendirecek olursak materyalist pozitivist bir eğitim sarmalında kalmış gençlerimizin etik, erdem, inanç, iman gibi manevi değerlerden uzak, amaçsız bir şekilde savrulduğunu görebiliriz. Bediüzzaman’ın en büyük hayallerinden biri olan Medresetüzzehra projesi pozitif bilimler ile birlikte onların yaratıcısını da görmemizi sağlayacak imanî ilimlerin mezc olduğu bir sistemdir. Bu sistem suça ön ayak olan anarşinin, faydacılığın, ben-merkezciliğin önüne geçerek, iman merkezinde, toplumsal huzuru koruyan bir gençlik yetişmesini sağlayabilir.

Suçun medyaya yansıyış şeklinin de değişmesi gerekmektedir. Bunu bir başarı hikâyesi olarak ele almamak gerekli, ayrıca neden-sonuç ilişkileri bu kadar açık verilmemelidir. Mağdurdan ziyade suçun gereksizliğine vurgu yapılmalıdır. Bu suçun işlenmesi durumunda oluşabilecek caydırıcı cezalar daha net belirtilmelidir. 5. Şua’da “Deccal zamanında vasıta-i muhabere ve seyahat o derece terakkî edecek ki, bir hadise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark-garp işitir ve umum ceridelerinde okunacak” cümleleri suçun ve kötülüğün hepimizin elindeki telefonlar aracılığıyla sosyal medya ile nasıl yayıldığını açıkça göstermektedir. Ayrıca bu cümledeki “Deccal zamanı” vurgusuna da dikkat etmek gerekir. Sosyal medya ile kötülüğün/suçun güzelleştirildiği her mecranın deccala ve emellerine hizmet ettiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Önleyici tedbirler işe yaramadığında, güvenlik tedbirleri devreye girer ama bunun da yetersiz olduğu göze çarpmakta, hem uygulamada hem de tekrar suça sürüklenmede çok engelleyici olmamaktadır. Maalesef hapishanelerde çocuklar hem daha çok suç öğreniyor, hem istismara uğruyor hem de kendini bir grupta tanımlama ihtiyacını karşılamak için adeta profesyonelleşmektedir. Özelikle hafif veya ilk suçlarda hapse girenler, dışarı daha kötü bir suçlu olarak çıkma durumları oluşmaktadır. Hapis cezası yerine bu çocukları denetimli serbestlik kurumu gözetiminde farklı illerde toplum yararına çalışma, sivil toplum kuruluşlarında rol alma, faydalı faaliyetler, cezada indirim yapma gibi seçeneklerle kötü akran çevresinden uzakta tutmak çözüm olabilir. Bediüzzaman Hazretleri hapishaneleri “medrese-i Yusufiye” olarak adlandırarak, buraları ceza değil eğitim yeri olarak görmüştür. Cezaevine giren hiçbir nurcunun asayişi bozacak davranışlarda bulunmaması hatta azılı suçluların tövbe ederek topluma kazandırılması bunun en somut örneğidir. Cezaevlerine giren gençlerin, Risale-i Nur yöntemi ile maddi ve manevi eğitim sürecinden geçirilerek topluma kazandırılmaya çalışılması, suçun ve suçlunun ıslahında çok büyük rol alabilir.

Suça sürüklenen çocuklar gelecek süreçte yine gündem olmaya devam edecekler. Bunun için yargı süreçlerinin hızlanması, uygun ve yeterli cezaların verilmesi, çeteleşmenin net suç kavramında olması, ailelere yönelik eğitimlerin artırılması, okullarda cezaların daha net anlatılması önemli adımlar olabilir. Tüm bunların yanında Risale-i Nur’un bireyin vicdanını ve ahlakî sorumluluk bilincini güçlendiren iman temelli yaklaşımı da bu süreçte toplumsal farkındalık ve manevi rehabilitasyon açısından önemli bir katkı sağlayabilir.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*