Yıllar önce başımdan geçen bir olayı hatırladığım kadarıyla yazmaya çalışacağım.
Ben doksanlı yılların sonlarında Avustralya’da dünyaya geldim. Annem ilk okul öğretmeni, babam Türkiye’den gelmiş Nur derslerine devam eden bir gurbetçiydi. Kendimi bildim bileli başörtüsüyle okula gittim. İlk öğrenim ve lise yıllarımı genellikle İslam kolejlerinde geçirdim. On ikinci sınıfa geldiğimde derslerin çok zorlaşmasıyla, biraz da benim rekabetçi kişiliğimden dolayı, çok zorlandım. Okulu değiştirmek fikrini en yakın arkadaşımla beraber ailelerimize anlattık. Biraz tepki gösterdiler ama içinde bulunduğumuz durumu anlamaya çalıştılar, sonra izin verdiler. O zamana kadar bütün arkadaşlarım başörtülüydü ve Müslüman ailelerin çocuklarıydı. Yeni geldiğim okulda bizim sınıfımızda arkadaşımla benden başka Müslüman kimse yoktu. Benim hikâyem bizim sınıfın felsefe öğretmeni ile geçiyor. Hatırladığım kadarıyla öğretmen daha önceleri rahiplik yapmış sonra ateist olmuş biriydi. Derslerde genelde bir konuyu ortaya atıp o konu hakkında konuşur ve bizi konuştururdu. Genellikle Allah’ın varlığı üzerine konular seçer ve hâşâ Onun olmadığını ispat etmeye çalışırdı. Biz sessizdik, fazla bir şey söylemezdik. Gerçi şimdi düşündüğümde o zamanlar inanmamak için nedeni olan birine anlamlı gelecek biçimde cevap veremediğim için biraz utanmıştım. Keşke küçükken kalbimin en derinlerinde hissettiğim “O’ndan yücesi yoktur, O her şeyi bilir ve her şeye kadir olandır” hakikatlerini ona ispat edebilseydim. Ancak sonradan fark ettim ki körü körüne, taklidî bir imanı göstermek mümkün değildi. İnsanlar için deliller lazımdı.
Bir gün öğretmenim bize de fikrimizi sordu. O gün arkadaşımla beraber heyecanla babamın yanına gittik, çünkü biz de evde bu konuları konuşuyorduk. Babam devamlı Risale-i Nur okur ve düzenli olarak derslere giderdi. Sanki “Hadi devamlı söylediğin Risale-i Nurlar bir cevap versin” der gibi ondan yardım istedik. Babam bizi gülümseyerek karşıladı. Hemen kütüphanemizden Risale-i Nur’dan Lem’alar adlı risalenin İngilizce çevirisi olan “The Flashes” kitabını verdi. Onun içindeki Yirmi Üçüncü Lem’a’yı bize birkaç kez okumamızı, sonra onunla Türkçesini mütalaa etmemiz gerektiğini söyledi. Biz de birkaç defa kendi aramızda İngilizce, onunla da Türkçe müzakere ederek okuduk. Sonra Yirmi Üçüncü Lem’a’nın çevirisini felsefe öğretmenine verdik ve dedik: “Hocam, Allah’ın varlığını ispat konusunda bizim de fikrimiz budur.” İşte o an Risale-i Nur’dan Yirmi Üçüncü Lem’a, benim inancıma, ona söylemek istediğim ama söyleyemediğim ne varsa mikrofon olmuştu. Artık onurlu bir şekilde kitabı öğretmene uzattım. O da hafif küçümser bir tavırla kitabı aldı. ‘Birkaç gün içerisinde yazılı olarak kitabın fikirlerini çürütüp size iletirim’ dedi. Aradan bir hafta geçti biz bekliyoruz, özellikle babam çok merak ediyordu, ama öğretmenden ses yoktu. Şu an hatırlıyorum da ondan sonra derslerin konusu değişmeye başladı, o tür tartışmalı konuları işlemiyorduk. Sonra sene sonu geldi, babamın da ısrarıyla öğretmene tekrar kitapla ilgili yazacağını söylediği yazıyı sorduk. Öğretmen çaresiz bir şekilde ancak şu sözleri söyledi: “Kitap çok sert ifadeler kullanıyor.” Herhalde Risale-i Nur’da geçen birinci muhal ortasındaki paragrafın sonunda “Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl bir şey var mı? Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa bu fikri kabul etmem diye kaçacaktır” diye geçen ifadelerden dolayı “Bu kitap bana eşek diyor” diye serzenişte bulundu. Ama içerisindeki ispatlara karşı tek kelime söyleyemedi. Sonra eve geldim, aramızda geçen konuşmaları babama anlattım, babam için bu ayrı bir mutluluktu. Çünkü davası dinsizlik olan birisinin Risale-i Nur’daki ispatlar karşısında sükût etmesi Risale-i Nur davasının mükemmelliğinin bir defa daha ispatı demekti.
Allah’a emanet olun, kalın sağlıcakla.

İlk yorumu siz yazın