Çevre

Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler

Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Hâyâli

Şöyle güzel bir tarifle başlamak gerekebilir. “Ben evrenin saf geometri olduğunu düşünüyorum, etrafınızda uzay-zaman içinde dans eden tüm güzel şekilleri fark edebilirseniz” diyor, Antony Garrett Lisi. Farkındalık güzel sözlere, güzel âdetlere dönüşebiliyor. Örneğin; eskiden Türkler gece için “gündüzün gece yorganıyla örtülmesi” derlermiş. Göğün üst katlarında gece ve gündüz ayrımının olmadığını ve göğün üst katlarının hep aydınlık olduğunu düşünürlermiş.

“Gündüzün gece yorganıyla örtülmesi.” Kur’an-ı Kerîm’ de her geceden sonra bir gündüz… her gündüzden sonra bir gece farkındalığı sürekli bir İlâhî seyir ve temaşaya imkân veriyor. “Gecenin karanlığından sabahı yarıp çıkaran da Odur. O geceyi dinlenme için, Güneş ile Ayı da hesap için yaratmıştır. Bu, kudreti her şeye üstün olan ve her şeyi hakkıyla bilen Allah’ın çizdiği kaderdir.” (En’am Sûresi, 96)

Evrenin geometrisi bakıp görenler için mükemmel ölçüler verir. Medeniyet ve insaniyet böyle gelişiyor. Çevre algısı tek başına bir ölçüdür.

Şiddet ve medenî boşluklar çevreyi de bozuyor, kirletiyor; temizliği geciktiriyor ya da iptal ettiriyor. Sonra insan ve tabiat rekabetini ateşleyecek şu iddia: Doğal kaynaklar tükeniyor ve insanlık bu yüzden yok olacak. Bu masum görünen, iman etmemiş zihin, çarkları bozuyor; güya tabiata aşık ettirip, aslında, ona savaş ilan ediyor. Mü’min imanı ise sınırsız ve sonsuz bir zenginlik ve irade sahibi bir ve tek Gani-i Mutlak olan Allah’ın yarattığı tabiatın bitmez ve sınırsız bir kaynağı olduğunun farkına varıyor. Tabiattaki her değişimin bir tasarruf-u İlâhî olduğunu kabul ediyor ve insanın sadece yapıp ettiklerinden sorumlu olduğunu düşünüyor. “Yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz”den ibaret emri ve “Kıyamet koptuğunu görseniz dahi bir fidanı dikmekten geri kalmayın” olan fermanıdır. İnsanın tabiat ve çevre ilişkileri emr-i İlahîye ve sünnet-i seniyyeye uymaktan müteşekkil bir hâldir.

Günümüzde çevre, siyasetin önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor. Amerikan başkanlık seçiminin demokrat adaylarından Bernie Sanders “ABD’nin güvenliği için en önemli tehdidin iklim değişikliği olduğu” düşüncesinde “katiyetle” ısrarcı olduğunu söyleyerek: “Aslında, iklim değişikliği terörist tehdidin artışıyla doğrudan bağlantılı” diye izah ediyor: “Şayet bilim insanlarının bize söylediklerine kulak vermezsek, dünyanın her tarafında suya erişim için, ekilebilir topraklar için dövüşen ülkeler ve her türden çatışmalar çıktığını göreceğiz.” Mart 2008’de, Avrupa Birliği raporunda küresel ısınmanın zaten toplumsal, siyasî, dinî ya da etnik gerginlikler yaşanan bölgelerdeki “tehditleri katlayarak artıran bir olgu” olduğu kaydediliyordu. “İklim değişikliklerinin, gelecekte, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki toplumsal ve siyasî istikrara yansıma riski vardır” diye ayrıntılandırıyordu rapor. “Şeria Vadisi ile Dicle ve Fırat havzalarında azalan su kaynaklarının idaresine bağlı gerginlikler”e ve ısı artışıyla bu gerginliklerin vahimleşmesine işaret ediyordu. Gelecek yıllar boyunca “Mağrip ve Sahel nüfusunda hissedilir bir artış” olacağına; iklim değişikliğinin tarımsal arazilerdeki azalmayla birleştiğinde “siyasî istikrarsızlığa” yol açabileceğine ve “göç baskısını artıracağı”na da vurgu yapıyordu. Aynı alarm Yemen için de geçerliydi.

Özellikle Suriye. Francesca de Châtel’in Middle Eastern Studies dergisindeki yazısına göre, “2007 ile 2010 yılları arasında bölgeye, benzeri hiç görülmemiş bir kuraklık musallat oldu. Birleşmiş Milletler 1,3 milyon Suriyeli’nin bundan etkilendiğini tahmin ediyor. 2008’de Suriye, tarihinde ilk kez buğday ithal etmek zorunda kaldı. Bir sonraki yıl, tarımla uğraşan 300 binden fazla kişi, faaliyetlerini sürdüremedikleri için ülkenin kuzeydoğusundan göç etmek zorunda kaldı. Zira yağmur yağmadığı gibi, 1980 yıllarından beri aşırı kullanılan yeraltı su tabakaları da kurumuştu… 2010’da, Suriye nüfusunun yüzde 17’si gıda güvensizliği durumundaydı. Çevresel etkenler, genellikle öne çıkarılan diğer –dinî, siyasî, etnik, vb.– belirleyicileri elbette hiç geçersiz kılmaz. Ama oynadıkları rol açıktır: Bir ülkenin biyokütle enerjisi üretiminin kısmen yok edilmesinin kendi istikrarı ve komşularının güvenliği üzerinde hiçbir etkisi olmaması nasıl düşünülebilir ki?”

İsviçre’deki Basel Üniversitesi’nden Matthias Flückiger ile Markus Ludwig, denize kıyısı olan yüz civarında ülkenin açıklarındaki korsanlık olayları ile aynı sulardaki plankton bolluğuna dair verileri tahlil ediyorlar. “Hesaplamalarına göre, plankton miktarı yüzde 10’luk bir düşüş gösterdiğinde, korsanlık olayları da artıyor… Isınmadan etkilenmeye açık olan plankton, denizlerdeki beslenme zincirinin temelini oluşturuyor: Yokluğu hissedildiğinde, bunun cezasını balık avı alanları çekiyor. O zaman balıkçılar, artık avlanma hizmeti göremeyen tekneleriyle kalakalıyorlar. Dolayısıyla zararı telafi etmek için bir başka etkinlik bulmak gerekiyor; korsanlık da bu etkinliklerden biri”.

Bütün bunlar değerlendirilirken, Akif Emre, bir başka duruma dikkat çekmişti: “13 Kasım’da Paris’i vuran IŞİD, siyaset ajandasının merkezine kısa vadeyi dayattı. 30 Kasım’da Fransa başkentinde toplanacak olan belirleyici iklim konferansı ikinci plana düştü. Küresel ısınmaya karşı mücadele için kötü bir haber bu.” diyor ve işi “Bir Aslan Masalı”na getiriyordu. Zimbabwe’de bir beyaz adamın binbir emek ve dikkatle koruduğu Cecil adında bir aslan vardı. Bir zalim avcı 13 yaşındaki asil aslanı avlamış, 40 saat yaralı olarak takip etmiş ve yakaladığı yerde de derisini yüzmüş… Bu aslanı öldüren beyaz bir Amerikalıydı ve diş doktoru idi. Bir hafta sonra Cecil adlı aslanın büyük kardeşinin de bir ava kurban gittiği ortaya çıkacaktı. Bütün bunlar olurken: “Uygar insan vahşi Afrika’nın doğal hayatını korumaya çalışırken vahşi denilmese de az gelişmiş, fakir, uygarlaşmamış insanlar da deniz dalgalarını yara yara, tel örgüleri aşa aşa Avrupa’nın kıyılarına vurmaya devam ediyordu. Aynı günlerde Filistin’de 18 aylık bir bebeğin Yahudiler tarafından yakılmasının da ölü bir aslan kadar haber değeri olmadı.” diyor.

Emre, başka bir şeye daha dikkat çekiyordu: “Geri kalmış” yahut “az gelişmiş” “üçüncü dünya ülkeleri”nin tabii güzellikleri, yaban hayatı, henüz modern hayatın tahrip etmediği geleneksel hayat tarzı, denizi, kumu, güneşi artık korunması gereken birer “insanlık mirası” olarak takdim ediliyor. Zira Afrika artık turistik kolonyalizmin nesnesi haline gelmiş durumda. Turistik kolonyalizm medyatik tahakküm olmadan sürdürülemeyeceği ve meşrulaştırılamayacağı için önemli ölçüde medya stratejisine gerek duyuluyor. Batı zaten geri dönülmeyecek kadar makineleşmişken, hiç olmazsa Afrika, Asya olduğu gibi kalsın ki dünya mirası da bu şekilde korunmuş olsun. Medyatik sömürünün boyutu vahşi hayatın korunması gibi Batılı evrensel değerler ve doğa bilinciyle beraber devreye girer. Batı uygarlığının sanat ve estetik birikimi sinema filmi ya da televizyon belgeseli olarak tüm dünyaya yayılır. Mesela Cecil’in öldürülmesi üzerine Aslan Kral çizgi filmini yapan Aaron Blaise hemen Cecil’le ilgili bir animasyon hazırlayarak, onu cennete yükseltecektir.

Bilim insanları, insan türüyle iftihar edilecek bir müjde daha verdi: “Yaraları dikmek için karıncalar kullanılacak”.

Peki “Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum” (Şualar) diyebilecek bir duyarlılığı üretecek medeniyet için de çalışmak gerekmez mi?

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*