HAKİKAT PINARI

Vaktiyle iki adam ormanda dolaşırken bir pınara rastlarlar. Susamışlardır; fakat suyun tatlı mı yoksa acı mı olduğunu bilmeden içmek istemezler.

Adamların biri, pınarın kaynağına kadar yürür. Suyun çıktığı yeri bulur, tadına bakar ve suyun tertemiz ve tatlı olduğunu anlar. Artık dönüş yolunda suyun üzerinde çalılar mı var yapraklar mı düşmüş, hiçbiri onun için bir anlam ifade etmez. Kaynağının tatlı ve temiz olduğunu bildikten sonra hiçbir şüphe onu sarsamaz. Su ihtiyacını bir güzel giderir. “Onun bu halinde evhamların en kuvvetlisi dahi onu şaşırtmaya gücü yetmiyor.’’1

Diğer adam ise kaynağına gitme zahmetine katlanmak yerine pınarın sağa sola ayrılan kollarını dolaşmaya başlar. Her birinin berrak olup olmadığını tek tek inceleyerek suyun temiz olduğundan emin olmaya çalışır. Aslında bu iş daha zahmetlidir. Bir kolda gördüğü en ufak bir bulanıklık bile vesveseye dönüşür: ‘Demek ki su kirli…’ Böylece vesvese büyür ve sonunda suyu içemez hale gelir ve susuzluğunu gideremez.

İnsan, fıtratı gereği mükemmele ulaşmak ister; bu yüzden doğruyu arar, hakikat suyunu arzular. Aklı olgunlaşmaya başladığı andan itibaren hakikati arama yolculuğu da başlar. Fakat bu yolculuk kolay değildir. Tıpkı kâinatta hayır ve şer; iyi-kötü; güzel-çirkin nasıl ki birbirine karışmışsa insan da yol boyunca pek çok görüşe rastlar-kimisi doğru kimisi yanlıştır. Bu karışıklık, içinde yaşadığımız dünyanın imtihan dünyası olmasının bir sonucudur.

Bediüzzaman Said Nursî’nin şu sözü bu kısmı çok güzel özetler:

“İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen batıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.”2

Öyle ki Hazret-i Peygamber döneminde müşrikler şahit olup tasdik ettikleri mucizelere, önyargı ile baktıklarından hakikati görememişlerdir.

Bazı insanlar hakikati anlamak için pınarın kaynağına giden adam gibidir; özü bulur, orada tatmış olduğu hakikatin tadı onlara sükûnet verir. Karşılaştıkları bulanıklıklar onları sarsmaz.

Bazıları ise kaynağa varmadan, hakikati pınarın kollarında arar. Her farklı kanaati, her itirazı ayrı ayrı incelemeye çalışır. Bu yolda “kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar.’’ Bu haldeyken suya uzanır ama bir türlü içemez, hakikate susamış olsa da doyamaz.

İşte imtihan tam da burada başlar:

Yolculuktaki insan kaynağa mı yönelecek, yoksa pınarın kollarında kaybolup şüpheyle mi tükenecek?

Aynı durum Risale-i Nur’a karşı oluşan önyargılarda da vardır. Risale-i Nur, berrak bir hakikat olduğu hâlde, onu hiç okumadan hüküm verenler veya duydukları birkaç yanlış bilgiyle değerlendirenler, şahısların hatalarından Risale-i Nur’a karşı önyargı besleyenler; pınarın kollarına bakıp “kaynak kirlidir” diyen adama benzerler. Hakikate susamış oldukları hâlde, önyargı perdesi yüzünden o sudan içemezler ve hakikatin tadını alamazlar.

Sonuç olarak, insanın hakikate ulaşma yolculuğu pınarın kaynağına yürüyen adamla, kollarında kaybolan adam arasındaki fark gibidir. “Şeytan uzaktan baktırarak muhali mümkün kılar” ifadesi ise bu durumu özetler. Bugün Risale-i Nur’a karşı ortaya çıkan önyargıların çoğu da kaynağa yaklaşmadan, uzaktan, sathî bir bakışla hüküm vermekten doğar. Oysa hakikati anlamak isteyen için tek çare vardır: Kaynağa gitmek, suyun tadına bizzat bakmak, Risale-i Nurlara muhatap olmak.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*