Risale-i Nur; çağımızın anlayış ve ihtiyacına göre yazılmış bir Kur’an tefsiridir.1 Bununla birlikte zamanın iman, itikat ve ahlâk gibi meselelerini ele almış olması açısından da kelam ilmi çerçevesinde değerlendirilir. Ancak aşağıda bahsedeceğim birkaç sebepten ötürü kendisine gerekli kıymet verilmemektedir.
Bir eserin toplumsal hafızada oluşturduğu imge, çoğu zaman kendi içeriğinden daha gürültülüdür. Risale-i Nur’un etrafındaki tartışmalar, önyargılar, övgüler, çekinceler ve tepkiler, eserin kendisinin önüne geçmiş bir söylem alanı meydana getirmiştir. Ne var ki bu söylemin önemli kısmı, metinle herhangi bir doğrudan temasın ürünü değildir. Gerçek metin, kulaktan dolma yargıların gerisinde sessizce durur ve okurunu bekler.
“Zihinlerinizi açın dostlarım. Bizler hepimiz anlamadıklarımızdan korkarız.” demiş Dan Brown. Bir şeye karşı önyargılı olmak onu bilmediğimizden, araştırıp öğrenmediğimizden kaynaklanır. Yani önyargı sonradan öğrendiğimiz ve düzeltebileceğimiz hoş olmayan bir özelliktir. Değişimin ve düşünmenin önündeki en büyük engeldir önyargı. Risale-i Nur eserlerine karşı duyulan, aktarılan ve tekrar edilen önyargılar da, yeterince kişiye ulaşması ve eserden istifade edilmesinin önündeki en büyük engeldir. Oysa bir eseri anlamak, onu kimlerin okuduğuna ya da yorumladığına bakarak değil, bireysel okumayla, kendi süzgecimizden geçirerek ne söylediğine kulak vermekle başlar.
Risale-i Nur’un etrafındaki önyargıların başında, dilinin ağır olduğu düşüncesi gelir. Kimi insan daha kapağını açmadan, Osmanlıca kelimelerden oluştuğunu duyunca geri çekilir. Oysa her dönemin dili, kendi ruhunu taşır. Risale-i Nur’un dili de bir dönemin ilmî ciddiyetini ve kalbî inceliğini birlikte yansıtır. Bu dilin amacı uzaklaştırmak değil, derinliği muhafaza etmektir. Evet, bazı kelimeler ilk anda yabancı gelebilir; ama biraz sabırla metin açıldıkça, o kelimelerin aslında okuyucuyu yormak için değil, düşünmeye davet etmek için seçildiği fark edilir.
Bir başka yaygın kanı, Risale-i Nur’un bir tarikat kitabı olduğu yönündedir. Belki bu algı, Osmanlı sonrası dönemde tarikatlara dair oluşan genel çekincelerden miras kalmıştır. Oysa Risale-i Nur, bir tarikat silsilesine değil, doğrudan Kur’an’ın hakikatlerine dayanır. Bediüzzaman Hazretlerinin anlayışında “şeyh-mürid” ilişkisi yerine “akıl-kalp birlikteliği” vardır. Metinler, bir lidere bağlanmayı değil, iman üzerine aklî bir tefekkürü hedefler. Bu yönüyle Risale-i Nur, klasik tasavvuf eserlerinden ayrılır; daha çok felsefi bir tefekkür ve iman psikolojisi metni gibidir.
Eserin sadece belirli bir cemaate ait olduğu izlenimi de yanlış bir indirgemedir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesi ile; “Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır.”2 Her büyük fikir akımı, etrafında sevenlerini ve yorumcularını doğurur; ama bu, eserin evrensel yönünü sınırlamaz. Risale-i Nur, herhangi bir grubun değil, imanını akılla yeniden anlamlandırmak isteyen herkesin kitabıdır. Onu “bir topluluğun eseri” olarak görmek, aslında muhtevasındaki evrensel çağrıyı daraltmak olur.
Bir diğer önyargı, Risale-i Nur’un modern dünyadan kopuk olduğu yönündedir. Oysa tam tersi doğrudur: Eserin birçok bölümünde tabiat, gökyüzü, yıldızlar, atom, su damlası gibi kavramlar üzerinden iman hakikatleri anlatılır. Bu yönüyle Risale-i Nur, bilimi reddetmez; bilimin bulgularını manevî bir anlamın delili olarak yorumlar. Bediüzzaman Hazretleri, kâinatı “Allah’ın sanat kitabı” olarak niteler. Dolayısıyla modern bilimin açtığı pencereleri kapatmak yerine, o pencerelerden içeriye iman ışığı düşürmeye çalışır. Bu yaklaşım, hem dönemi için hem de bugünün seküler düşünce ortamı için dikkate değerdir.
Risale-i Nur’un yalnızca dindarlara hitap ettiği düşüncesi de sık rastlanan bir yanılgıdır. Oysa eserin merkezinde insan vardır; inanan, arayan, sorgulayan insan… “Hastalar Risalesi”nde acı çeken bir kalbe sabır telkini vardır; “Gençlik Rehberi”nde umut ve sorumluluk duygusu, “İhtiyarlar Risalesi”nde ise yaşlılığın iç huzuru işlenir. Bu konular, inançlı ya da inançsız her insanın ortak paydasına dokunur.
Bir başka yanılgı da, bu eserlerin eleştiriye veya sorgulamaya kapalı olduğu yönündedir. Oysa Risale-i Nur’un temeli akıldır. Bediüzzaman Hazretleri, “akıl ve kalp birlikteliği”nden sıkça bahseder. Münazarat adlı eserde: “Evet, kimse demez ‘Ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz, ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim hâlde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” diyen Bediüzzaman Hazretlerinin cesur bir dille eserinin arkasında durduğu görülmektedir. Dolayısıyla inanç, körü körüne bir kabulleniş değil, düşünceyle olgunlaşan bir tercihtir. Eserde, iman hakikatleri mantıkî delillerle, gözlemle, tabiatla desteklenir. Şüphe, burada düşman değil, hakikate götüren bir köprüdür.
Bütün bu yanlış anlamaların ortak noktası, Risale-i Nur’un okunmadan yargılanmasıdır. Oysa onu doğrudan okumaya başlayan biri, kısa sürede eserin aslında bir çatışmadan değil, bir barıştan söz ettiğini fark eder: akıl ile iman, bilim ile tefekkür, insan ile Rabb’i arasında kurulan bir barıştan. Risale-i Nur, zorlukların içinde huzur bulmayı, karmaşanın içinde anlamı görmeyi öğütler.
Bugün hâlâ birçok insan, bu eserleri çevresindekilerin yorumlarından ibaret sanıyor. Oysa Risale-i Nur’u tanımanın en doğru yolu, onu sessiz bir köşede kendi sesiyle dinlemektir. Belki ilk sayfada dili eski gelir, belki bazı kavramlar uzak… ama birkaç sayfa sonra, insan fark eder ki o kitap aslında kendisinden bahsediyordur. Korkularından, arayışlarından, anlam arzusundan…
Sonuç olarak önyargılarımız genellikle bilmediğimiz şeyler hakkındadır. Risale-i Nur da bundan payını almıştır. Fakat bir kez önyargı perdesi aralandığında, geride kalanın sadece bir kitap değil, düşünmeye, hissetmeye ve iman etmeye çağıran bir dost sesi olduğu anlaşılır. O halde kendimizi tanımak, Rabbimizi tanımak ve kâinat kitabını okumak için Risale-i Nur ile tanışalım. Onu bizzat kendi sesinden dinleyelim. Allah’ım, “Âlemlerin kalbini Risale-i Nur’a ısındır ve Selâm ismin ile ona makbuliyet ihsan eyle.”3 Âmin.

İlk yorumu siz yazın