Ümit İnsanın Ekmeği

Meslek gereği birçok yaş grubuyla hemhâliz, çocuk-genç-yetişkin-yaşlı… Hepsinde bir ortak nokta var; ümit. Bu olmadığında devam edemiyor hiçbir grup. Zaten depresyonun bilişsel üçlüsünün temelinde ümitsizlik vardır; kendine-dünyaya ve geleceğe karşı ümitsiz olur depresif insan. Bizim toplumsal konuşmalarımız ve davranışlarımız ise tam anlamıyla depresyonu tetikliyor. Şöyle ki;

Şikâyetle sohbet başlatıyoruz; “Havalar da çok sıcak, bir yağmur yağmadı, yollar berbat, ..ne olacak bu ülkenin hâli, gençlerin durumuna bak bizim zamanımızda böyle miydi, ekonomi bitti eğitim bitti vs.” Âdetâ şikâyetten beslenir olmuşuz. Bunlar konuşulup durulurken, yanı başımızdaki çocuk ve gençler konuşmalardan pay alıyor. ‘Üniversite okuyup ne yapacağım’ diyor, okula bile gitmek istemiyor. Haklı olabilir ama ümitsizlik onu çâre bulmaktan da alıkoyuyor. Geleceğe adım atmıyor, gaflet ve tembellik onu ele geçiriyor. Bu bizim istediğimiz sonuç değildi ama ümidi kıran konuşmalarla bunu yapıyoruz, yapmayalım. Bir ekonomi bakanıyla, bir iş çözücüyle konuşmuyorsak şikâyetlenip durmayalım. Her konuda buna dikkat edelim. Boykot konusu olsun, yağmursuzluk olsun, İsrail-Amerika güçleri olsun… Biz, bize düşeni yapıp sonuca bakmamakla yükümlüyüz. Gençlere ümit aşılamakla, gençlerden de ümitvâr olmakla yükümlüyüz. Şimdiki gençler durduk yere bu hâle gelmedi, 50 yıl 100 yıl öncesinin sonuçları. Bediüzzaman’ın 100 yıl öncesinden tesbiti var:

“…eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an’anat-ı milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde; elli sene sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tâbi’ olup millet ve vatanı anarşiliğe sevk etmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat’iyyen men’ettiği…”

Bu tesbit benim içime su serpiyor, yüzde doksan kişinin nefsine tabi olması doğal bir sonuçmuş. Lakin kalan yüzde onu temiz kılıp gelecek nesle aktaracak olan biziz. Zira Bediüzzaman gelecek nesil için çalıştım diyor. Öyleyse gençleri dışlayamayız, yargılayamayız, ötekileştiremeyiz. “Böyle kapanacağına hiç kapanma” diyemeyiz, şimdilik bu kadarını yapabiliyor daha iyi olur inşaallah deriz. “Ama çocuklarımız onlardan etkileniyor” demeyin, etkilenen değil etkileyen çocuklar yetiştirelim, neden pasif olalım! Gençlere samimi yaklaşalım, sevecen ve kabul dolu. Yargılamaksızın ama iyiyi ve güzeli de söylemekten çekinmeksizin. Üslup ve söylerkenki his çok önemli. Bediüzzaman’ın Eskişehir Hapishanesinin penceresinden gördüğü manzarayı tefekkür ederim hep, kızların vaziyetini görünce ‘cık cık cık’ yapmıyor, yüzünü asmıyor, laf etmiyor. Onlar için ağlıyor, uzun uzun ağlıyor ve gelecek nesli kurtarmak için yazmaya devam ediyor. Şefkat hissiyle hareket etmek çok kıymetli.

Her şey güllük gülistanlık olduğu için ümit etmeyiz biz, vazife olduğu için ümit ederiz. Hz. Yusuf (as) misali, kapıların kilitli olduğunu bildiği hâlde duvara sinmek yerine kapıya koştuğu gibi, biz de tüm kapılar kapalı gözükse bile ümit edeceğiz. Başarılı olursak ne âlâ, lâkin hedefimiz başarı değil, üstümüze düşeni yapmaktır, olumsuz konuşmamaktır, insanların ümidini söndürmemektir. Zira Hz. Musa’ya (as) Kudüs’ü fethe gitmesi emredildiğinde, kavminden 12 kişi öncü birlik göndermiş ve oradaki kavmi tahkik ettirmişti. 10 kişi oraya girmenin imkânsız olduğunu, orduların çok güçlü olduğunu söylemiş, 2’si çare üretmişti; “Kapıdan girersek bir şansımız olabilir.” Kalan 10 kişiye Hz. Musa (as); “Bu gördüklerinizi kimseye anlatmayın da korkup çekinmesinler” demesine rağmen anlattılar. Ve kavmi dedi ki; “Ey Musa, o kavim oradan çıkmadıkça biz galip gelemeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz gelmiyoruz.” Bunun ardından 40 sene çölde hapsoldular, o nesil gitti yeni nesil ümitle yetişti ve Hz. Yûşa (as) ile Kudüs’ü fethettiler. Yani düşmanını dahi büyük ve güçlü görmek ümitsizliğe hizmet eder. Gerçeklere göz kapanmaz elbet, lâkin nice az topluluklar çok topluluklara galip gelmiş, şaşırtıcı zaferler kazanılmış. Neden İsrail’e karşı ümitsiziz? Neden düşmanın gücüne hayran oluyoruz? Olmayacağız, biz ümit edip üzerimize düşeni yapacağız, gerisi Allah’ın dünya hakkındaki takdiridir.

Ümit etmenin bir basamağı da şükretmektir. Bu da her olayın içinde rahmetin izini özünü yüzünü görmekle olur. İnşirah Sûresi’nde bahsediyor; her zorlukla beraber bir kolaylık vardır diye. Dikkat ederseniz zorluktan sonra demiyor, beraber diyor. Demek zorluğun içindeki kolaylığı arayacağım, hikmetli bakacağım. Dayanacak gücü böyle bulabilirim. Bunu ilk başta nasıl yapacağımızı bilemeyiz çünkü bakışımızı hiç zorluğun içindeki kolaylığı aramaya çevirmedik. Lakin tarihteki şahsiyetlerden öğrenebiliriz; Malcolm X meselâ, davasında koştururken Müslüman da olsa siyahiliği savunan bir vaziyetteydi. Bir dostunun sadakatsizliği sebebiyle bunalıp davasını bırakıyor, Kâbe’ye gitmeye karar veriyor. Orada din-dil-ırk konusunda yanlış bir tavır içinde olduğunu, siyahilerin ezilmesini yine siyahileri yücelterek çözemeyeceğini anlıyor ve daha şevkli dönüyor. Bunlar hep zorluğun içindeki kolaylığı görmekten. Bediüzzaman meselâ, Ramazan Bayramı’nda hapisten çıkmaları beklenirken çıkartmıyorlar. Ve diyor ki: “Tahliye olsaydık neşeden bayramı ihya edemezdik, burada olmamız lazımdı.” Bu harika bir güç kaynağı. Polyannacılık değil, hayalî bir iyilik hâli değil, vazifesine odaklanıp Allah’ın verdiğine râzı olmak ve olaylarda rahmet cilveleri aramak. Burada kadere ve kısmetine razı olmak hakikati de devreye giriyor. Geleceğin yalnızca İslamiyet’e ait olacağını söylerken şunu ekler; “Öyle ise şimdiki kader-i İlahî ve kısmetimize razı olmalıyız ki; bize parlak istikbal, ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş.”

Demek ümit etmeye bulunduğum yerden başlayacağım, bulunduğum asırdan ve şahit olduğum vaziyetten. Ateist gençler varsa etrafımda, geçmişe âh etmeyeceğim artık, ‘Bu gençlere kendimi nasıl sevdirebilirim?’ sorusundan başlayacağım. Siyonizm belâsı varsa asrımda, ben daha çok çalışıp zengin olmayı dileyeceğim, tâ ki güç benim elime geçsin. Ümit etmeye bulunduğum yeri kabul ederek başlayacağım. Asrıma sövmeyeceğim, gayet iyiyiz, gençlerimiz de olması gerektiği gibi, yani 50 yıl önce laubalilik gösterenlerin sonucu… Ben iyi bir nesil inşâ etmek istiyorsam, 50 yıl sonraki gençlerin eline güzel eserler ve mücadeleler ve güçlü konumlar bırakmam lazım. Allah yeryüzünün yönetimini sâlih kullarına vermek istiyor, ben olmak istiyorum veya yetiştirmek istiyorum o sâlih kulu demem lazım.

“Andolsun Zikir’den sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık.”

(Enbiya Suresi: 105)

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*