Pişt!
Kafanın içinden çık da bir bana bak bakalım.
Evet, evet sana sesleniyorum.
Uçmuşsun arkadaş, önce şöyle bir ayakların yere bassın. Yok, deyim olarak değil. Gerçekten bas ayaklarını yere. Evet ya Hû, neyini anlamıyorsun, ciddi söylüyorum. Ayakların havadaysa yere bas. Zaten yerdeyse de ayak tabanlarından yere doğru bir kuvvet uygula da yeri hisset. Belli ki kafanın içinde dolaşan tilkiler seni bulunduğun yerden epey uzaklara götürmüş, geri getirmeye uğraşıyorum. Dön bir bak bakalım, neredesin şu an. Etrafında neler var? Hangi sesleri duyuyorsun? Saatin tik-taklarını fark ettiysen yavaş yavaş aramıza dönüyorsun demektir.
Nerelere dalıp gitmiştin öyle az önce? Elin bir işler yapıyordu, gözlerinse başka şeyler konuşuyordu. Arada bir seni derin nefesler alırken gördüm. Sanki bir şeyler yutuyor gibiydin. Ha bir de bir şeyleri birbirine karıştırdığını fark ettim. Konuşurken çok basit, gündelik kelimeleri bile hatırlayamadın. Biraz gerginlik de var tabii. Asık bir surat, yerli yersiz yükselen ses tonu, birike birike her an patlamaya hazır bir bomba hâline gelmiş olan öfke… Unutkanlık, dalgınlık, odaklanmada güçlük gibi şikâyetler de üstüne tüy dikmiş olmalı. Bütün bunlar sende sürekli bir iç sıkıntısını getiriyorsa demek, faydalı işlerini bırakıp kendini devamlı boş ve anlamsız aktivitelerle ya ekran başına ya da sürekli yatağa atıyorsun. E nasıl odaklanacaksın ki ciddi ve anlamlı bir işe, kafanın içindeki televizyonun sesi bu kadar yüksekken? Önce o sesi kısmak lâzım. Peki, nedir uzun zamandan beri seni böyle kendiyle meşgul eden konu. Galiba biliyorum, nereden bildiğimi sorma. Sen eşinden ayrılmayı düşünüyorsun.
Ne oldu? Birden söyleyince çarptı, değil mi? Oysa içinden ne kadar inandırıcı ne kadar ciddi konuşuyordu o ses. Neden yüksek sesle dillendirmekten çekiniyorsun? Belki de bunu düşündüğün için utanç hissediyorsun. Çünkü bittabi hiç kimse evlenirken bunu düşünerek evlenmiyor. Böyle bir son hayal etmiyor. Uzun yıllar, hatta ömür boyu birlikte olacağı beklentisiyle yuva kuruyor. Ömür bitmeden evliliğin bitmesi büyük hayal kırıklığı olsa gerek. Üstelik evleneli çok bir zaman da geçmedi, değil mi? Ne büyük acı; insanın başarısız, belki yetersiz ve bir miktar da çaresiz hissetmesi. Boşanmak olabilir elbette, olmaz diye bir şey yok. Allah’ın en sevmediği de olsa helal bir eylem. Bunu kimse inkâr edemez. Bunu vurgulayarak evliliği gereksiz yüceleştireceğimi de sanma sakın. Çünkü bence zaten evlilik yüce bir şey. Ancak bu yüceliğin neye dayandığı noktasında farklı düşüncelere sahip olabilirim. Bu nedenle düşüncelerini fiile çevirmeden önce senle biraz hasbihâl etmek isterim. Zaten görüyorum kafanın içini, kongre salonuna dönmüş. Bu seslerin içinde benim sesime de biraz söz hakkı verebilirsin diye düşündüm.
Doğduğumuzdan beri bir şeyler öğreniyoruz, öyle değil mi? Önce ev okulunda temel becerileri kazanıyoruz. Ardından okul öncesi dediğimiz ama artık çoğunlukla okula gidilen o yaş aralığına geliyoruz. Akademiye giriş tadında ufak alıştırmalar yapılıyor bu dönemde. Kalem tutmayı öğreniyoruz mesela. Sayıları, bazı harfleri… İlkokulda temel akademik beceriler öğretiliyor, ortaokulda onun üzerine yeni konular ekleniyor. Lisede konular birbiri üstünde daha da ilerliyor, karmaşıklaşıyor. Ama her yeni öğrenilen bilgi, aslında bir sonrakine temel teşkil ediyor. Bu sebeple bir silsile hâlinde, gelişe gelişe öğreniyoruz dersleri. İlkokul çocuğundan, lise öğrencilerine öğretilen bir konuyu anlamasını da o konuya dair problemi çözmesini de beklemeyiz, öyle değil mi? Demek ki neymiş, fiziksel yaşam becerilerimizi de akademik yaşam becerilerimizi de peyderpey değişik okullarda geliştire geliştire bugüne gelmişiz. Bugün hayatımıza devam ederken yaptığımız her ne faaliyet varsa; yürüme, konuşma, yemek yapma, o yemeği yeme, bulaşığını yıkama, çamaşırını katlama, işe gitme, proje geliştirme, aldığın maaşla bir ay boyunca geçinme, birikim yapma, yatırım yapma, kitap okuma, yazı yazma, alışveriş yapma, bir yerden bir yere gitme, bir yerden bir yere gezmek için gitme, şehir değiştirme, ülke değiştirme, ülkeyi iş/kariyer için değiştirme, evi temizleme, örgü örme, resim yapma, evi süpürme, insanları dinleme, insanlara laf anlatma, ev alma, araba alma, tatile gitme, yüzme, yamaç paraşütü yapma, futbol oynama… Bütün bu eylemleri bir anda yapar hâle gelmedik, değil mi? Bugün beni ben yapan hangi davranış var ki, ben onu kazanırken bir emek ortaya koymamış olayım. Böyle olduğu hâlde söylesene, bir insanla hayatını birleştirmenin, bir insanı idare etmenin öyle kendiliğinden olacağı fikrini sana veren kim? Şimdi içinde bir ses yükseldi, iyi biliyorum: “Ama ben de çok çaba sarfettim!” Zaten çaba sarf etmediğini iddia etmiyorum. Sadece önce bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Evlilik mutlu son falan değildir. Kültür, medya, gelenek adı her ne olursa olsun evliliği teşvik etmek isterken kolektif bir şekilde bize dayatılan evliliğin varılması arzu edilen nihai nokta olması gibi algılar ister istemez bizde, evlilik gerçekleşene kadarki sürenin zor olduğu, aynı eve girdikten sonra ise artık rahat edeceğimiz gibi bir inanç geliştirmemize sebep oluyor. Yani aslında o senin içinden konuşan seslerin hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmadı. Evliliğin, daha doğrusu bir insanı sevmenin bütün o güzel yanları; galeyana gelen romantik duyguların verdiği lezzet, aileden ayrılıp kendine ait bir yaşam kurmanın heyecanı, zaten kendi düzeninde yaşıyor ise de yalnızlıktan kurtuluyor olmanın verdiği coşku ve tabii ki cahillik yani tecrübesizlik, başına ne geleceğini bilmeme hâli birleştiğinde gören göz görmez oluyor. Daha bu iki genç insanın birbirini tanıma süreci devam ederken karşılaşılan uyumsuzluklar olağan karşılanmadığında ise gelsin hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, “ben ne yaptım, ben kimle evlendim” demeler. Bir de hemencecik çocuk sahibi olunduysa, geniş aile üyeleri de çekirdek ailenin içinde baskın bir yer edindiyse, taraflar birbirlerine baktığında âşık olup evlendikleri insanı değil de sanki eşinin annesini/babasını -yani onların huylarını- görmeye başladıysa, beklentiler konuşulmaya başlandıysa, beklentilerin karşılanmadığı iddiaları havada uçuşuyorsa, “ben böyleyim, değişemem, beni böyle kabul et” direnişi başladıysa karşılıklı, geçmiş olsun. Yani bir ömür bu şekilde geçmez. Düşün ki aynı evde yaşayan iki kişi, birbirlerine kendilerini her şekilde anlatıyor; konuşarak anlatıyor, bağırarak anlatıyor, susarak anlatıyor, ağlayarak anlatıyor, itaat etmeyerek anlatıyor, iltifat etmeyerek anlatıyor, hatta ve hatta dokunmayarak anlatıyor ama anlayan yok. Ne oldu? Çok mu tanıdık geldi? O en son söylediğim evliliğin en önemli sebeplerinden biri üstelik. “Ne anlamı var böyle bir evliliği sürdürmenin?” diyorsun değil mi? İşte gördün mü, bir anda aklında belirmedi bu boşanma fikri senin, uçurumdan aşağı yuvarlanan bir kartopu gibi içinde büyüyüp durdu.
Peki, ne olacak şimdi? Aklına düştü bir kere diye gerçekleşmesi mi gerekir? Düşünüyorum da çaresizlik, dayanılması o kadar güç bir duygu ki, beynin bu duyguyu ortadan kaldırmak istediğinden tüm çözüm yollarını denemeni şiddetle tavsiye eder. Bir de yanına hayal kırıklığı, mutsuzluk, değersizlik, yetersizlik gibi tüm diğer yabancısı olduğumuz duygular da eklendiğinde burası sahibini korumak isteyen bir beyin için kaçınılması gereken bir ortam hâline gelecektir. Yabancısıyız; çünkü az önce bahsini ettiğim okullar duygu eğitimine pek de önem vermiyor ne yazık ki. Ne aile okulunda duygularımıza açık olmak öğretiliyor ne daha sonrasında. Örneğin, 4 yaşında bir çocukla istediği bir oyuncak alınmadığında yaşadığı hayal kırıklığı üzerine konuşuluyor mu? Ortaokulda bir dersten istediği puanı elde edememiş olan yavruya, başarısızlık duygusu talim ettiriliyor mu? Okuyacağı liseye ve hatta üniversiteye karar verme aşamasındaki bir genç, -hadi varsayalım aile çok şuurlu ve anlayışlı olsun- bugünkü sistemde onca sınav baskısının ve ders çalışma hengâmesinin arasında, yaşadığı değersizlik duygusuna temas etmeye fırsat bulabilir mi? E hayatı devam ettirmek için lüzumlu olan davranışlar bunlar, kazanılması gereken beceriler dedik, mecbur öğreniyoruz; dersleri de sınavları geçmeyi de. Ama hayal kırıklığı, değersizlik, yetersizlik, acizlik, yalnızlık, suçluluk, suçlanmışlık, pişmanlık, utanç, kaygı, korku gibi insan olarak bize verilmiş olumsuz birçok duyguyu öğrenmeden ömrünün sonuna gelmiş bir sürü insan var. Peki, sence bu duyguları tanımamış olmak hayatta nerede zora sokuyor bizi? Elbette ilişkilerimizde. Yani şu anki konumuz itibariyle evliliğimizde. Düşün ki, matematiğin temel konularını tam öğrenemeden mühendisliği kazanmışsın. Birinci sınıftaki temel matematik dersi seni ağlatır ama o becerileri kazanmadan da mesleği öğrenmeye devam edemezsin. Yani hoca seni dersten geçirse ne geçirmese ne!
İşte evliliğin ilk yılları bir şeyler cidden yolunda gitmiyorsa demek ki karşılıklı olarak hâlâ tanınmayı, duyulmayı bekleyen duygular var demektir. Bunları öğrenmeden evliliği bitirmek ne demek? Ben sana boşanma demiyorum, seni ona ikna etmek için konuşmuyorum. Ama öğrenilmesi gereken şeyler öğrenilmediğinde, onlara kendini kapadığında senin için sorunlar bitmeyecek. Unutma ki beynin senin için her zaman en konforlu olanı düşünür. Seni sorundan yani bu duyguların yaşandığı ortamdan kaçırmak ister. Ancak bize sorunun bir daha ortaya çıkmayacağını garanti edebilir mi? Diyelim ki boşandın, ailenin yanına döndün. Onlarla kurduğun ilişkinde de kaçtığın duygular ortaya çıkacak. Yeni bir insanı hayatına almak istediğinde benzer duygulara yine temas etmen gerekecek. Hele bir de çocuğun varsa, o büyüdükçe onunla kurduğun ilişkide de bu duygular peşini bırakmayacak. Bir de içinde bulunduğun durum değişecek; hayatını idame ettirmede, maişetini kazanmada ya da temel ihtiyaçlarını yerine getirmede iki kişinin üstlendiği vazifeleri tek başına üstlenmeye çalışacaksın. Yani evliliğin zorluklarından kaçayım derken güzel taraflarını yitireceksin ve de o zorlukları yenileriyle takas etmiş olacaksın.
İşte ben bu noktaları düşünüyorum, boşanmanın, neden Allah’ın en sevmediği helal olduğunu anlamaya çalışırken. Elbette herkesin durumu bir değil, çok farklı ve ağır imtihanlar da yaşanıyor olabilir. O durumda da konforunu korumak yani boşanmamak üzere düşünüp duruyordur beynin, hakkını savunma ve kendini koruma üzerine adım atmaya cesaret edemiyor olabilirsin. O zaman da öğrenmeye ihtiyaç duyduğun duygular farklıdır. Fakat her hâlükârda kendini anlaman ve tanıman için sana sunulan ders planını görebilmen ve o dersleri bir bir talim etmen gerekiyor. Yoksa biliyorsun ki, bir dönemde geçemediğin bir dersi diğer dönem sistem sana yeniden tanımlayacaktır.
Şimdi sor bakalım kendine; hâlâ çok çaba sarf ettiğini düşünüyor musun? Daha doğrusu o çabayı bazı duygularının yüzüne bakmak için mi yoksa ısrarla bunlardan kaçmak için mi veriyorsun? Çift terapisine gittiniz mi mesela ya da sen bireysel terapine gittin mi? Boşanmak, eyvallah herkesin hem dinî hem hukuki hakkı. Ama iyileşme ve iyileştirme yollarının hepsini denemeden verilen boşanma kararlarına ben üzülüyorum ya. Çünkü düşün bakalım, bir insanı terapiye gitmekten ne alıkoyar? Tabii ki yüzleşmek istemediği duyguları. Bak gördün mü, sen de fark etmeye başladın yavaş yavaş. Beynin işi bu, güzel kardeşim. Sana çözüm yollarını düşündürüp durur. Ama senin için neyin çözüm olacağını görmek harekete geçmeyi gerektirir. Hadi artık kafanın içinden çık da harekete geç bakalım. Hemen ilk iş bir randevu al mesela. Ya çift terapistinden ya boşanma avukatından. Tercih senin…

İlk yorumu siz yazın