GELİN, ‘ESKİSİ GİBİ’ EVLENELİM

Karşılaştırma Kültürü, Geç Kalan Hayatlar ve Evliliğin Yükü

Ukraynalı bir arkadaşıma, İrlanda’da çekilmiş bir sosyal medya videosu paylaştım. İlgili içerikte, sokak fotoğrafçısı, yaşlanmanın ilk evrelerinde olan bir adamı durdurmuş, onunla ayaküstü bir sohbet ediyor ve kayda alıyordu.

Geçmişle ilgili pişmanlık dolu hislerle o gününe başladığını itiraf eden adamın, belki de o gün rastladığı en güzel şey birinin onun özel dünyasına girmeseydi. Yaşlı adam, hayatı boyunca arkadaşlarının sahip olduğu; ancak kendisinin sahip olamadığı şeylerle ilgili eksiklikler hissediyordu. Geçmişte o kararı değil de başka bir kararı alsaydı, belki şu an bambaşka bir konumda, bambaşka birisi olabilirdi. Daha zengin, daha tanınan ve daha mutlu olabilirdi. Böyle bir pişmanlık yaşıyordu. Mutluluğun, azınlığın sahip olduğu bir ayrıcalık olduğunu düşünüyoruz; her zaman bizden başkası bize daha mutlu görünüyor. Bu, kültürel kodlarımıza kadar girmiştir. Şüphesiz bunu en çok yaşayan ülkelerden biriyiz.

Arkadaşımın yorumu “Bizde böyle şeyler genelde olmaz”dı. “Bizde derken?” diye sordum. “Ukrayna’da.. Batı’yı bilmiyorum. Doğu Avrupa ülkelerinde evini geçindirebiliyorsan, ailenle ilgileniyorsan, senden başka bir şey beklenmez. İnsanlar seni başkalarıyla eleştirse, karşılaştırsa bile bu sessiz olur” diye ilave etti.

“Bizde tam tersidir. Doğduğun andan itibaren rekabet içeren bir ortamdasındır. Komşunun çocuğuyla, sınıf arkadaşlarınla, akrabalarınla sürekli olarak rekabet ettirilirsin. Yetişkin olduğunda da bu rekabet kültürü devam eder. Hep en iyiyi arama ve en iyi olamadığın için eziklik hissetme söz konusudur.” Maalesef bu karşılaştırma ve mutsuzluk dalgası, evlendiğinde de devam etmektedir.

İşte belki de bu yüzden, Türkiye, en kısa süren evliliklerin, en geç yaşta gerçekleşen evliliklerin yaşandığı bir ülke haline geldi. İnsanlar hiçbir zaman maddi olarak eşit şartlarda doğmadı. Çevresinde parmakla gösterdiği veya kendisine televizyon ekranlarında, şimdilerde sanal medyada gösterilen evliliklere kendisini veya adayını layık bulmadı, bu evlilikler için kendini hazır hissetmedi, evlendiğinde de evliliğe kendisini ya da eşini yakıştıramadı.

İtalyan-Akdeniz kültürü ülkelerindeki gibi ekonomik şartlar gereği ve doğu ülkelerindeki gibi dini/kültürel/sosyal gerekçelerle ve bazen de sağlık gibi zaruri gerekçelerle geç yaşa kadar anne-baba ekseninden ‘kurtulamayan’ (bu kelimeye ebeveynler ve çocukları alınmasın, bireyleşme için kendi olmak şarttır) ve büyümeyen adamlar ve ders çalışsın diye yemek yapmasını bilmeyen kadınlar ‘prenses’ olma damgası yedi.

Kadınlar “ya atanmalı, ya da evlenmeliydi” bu evden çıkabilmek ve kendi hayatını kurma özgürlüğüne sahip olmak için. Babalarından gördüğünü kocalarından da bekledi veya tam tersi babalarından göremediğini kocalarından bekledi. Erkekler ise anneleri gibi bir kadın istemişti veya anneleri gibi olmayan bir kadın. İşte bizim evlenmeye bakış açımız ailemizde ve sosyal çevremizde şekillendi.

Erkekler evlenerek birey olarak sayılacak, belki bir ev sahibi olacak, belki ailesinden ve çevresinden daha fazla saygı görecekti.

Toplumun yozlaştırıldığı, cinsiyet farklılıklarının kaldırılmaya çalıştığı coğrafyaların adeta pilot bölgelerinden biri olan ülkemizde, ‘birbirimizi beğenmiyor oluşumuzun’ sebeplerini karşı tarafta aramak çok mantıklı olmayacaktır.

Unutmamalıyız ki, bir insan özünde mutlu değilse, evlendiğinde de mutlu olmayacaktır. Bir insan kendine yeterince değer vermiyor ise, sevgiyi ve onaylanma ihtiyacını sadece karşı taraftan bekliyor ise, ilişkide denge bozulur; karşı tarafın ilgisi azaldığında değersizlik hissi artar, bağımlılık ve sürekli kaybetme korkusu ortaya çıkar. Bir insan güvenli bir şekilde bağlanmadığı sürece yakınlık onun için huzur değil kaygı üretir; ilişki sevgiyle değil kontrol ve korkuyla sürdürülür.

Erkeklere Maskülenliği, Kadınlara Feminenliği Geri Verelim

Maskülenlik, yani eril enerji, karar alma, uygulama, yön verme, soğukkanlılık ve harekete geçmektir. Feminenlik, yani dişil enerji ise, organize etme, hayal kurma, duygusallık, akışa uyum ve kaostan beslenmektir. Öncelikle evlilikteki temel motivasyonun “Hayatta kalma, düzen kurma, çocuk yetiştirme.” iken günümüzde “Statü sahibi olma, maddi olanaklarla daha önce yaşamadığı bir hayatı yaşama ve evden kurtulma” ya dönüştüğünün farkında olalım.  David Deida, çok tartışmalı Yakın İlişkiler kitabında, en başarılı evliliklerin sürdürüldüğü Kayıp Kuşak, Büyük Kuşak ve Sessiz Kuşağın (1883-1945 doğumlular) savaşlar, krizler ile evliliğin bir hayatta kalma ortaklığına döndüğü ve zor koşullara rağmen dayanıklı evlilikler yapılmasının sebeplerini güçlü aile normları, ekonomik beklentilerin sınırlı olması, rollerin netliği ve evliliğin “ömürlük” görülmesi olarak görmüştür. Erkeklerin erkek, kadınların da kadın oluşu Beat Kuşağı insanları ile birlikte (1940-1960 arası doğanlar) sekteye uğramıştır.

Deida, önce erkeklere seslendiği ama kadınların da memnun bulacağına emin olduğu kitabında öneri olarak erkeklerin tekrar ipleri eline alması ama bundaki yetkinliğini, kararlı duruşunu ve tutkusunu göstermesi gerektiğini savunmaktadır.

Evlilikler her ne kadar uzun sürse de mutluluğun devam etmediği ve evliliğin bir zaruret olarak uzun sürdüğünü tespit etmiş ve ardından gelen 1970’ler ile birlikte kadınların da iş hayatına girişleri ile birlikte evlilik hayatını sorgulamaları, her şeyin %50-50 sistemine göre bir denge bulma arayışı, evliliklerin başarısını kısa sürede etkilemiş, insanların tekrar mutsuz olmalarına yol açtığını görmüştür. Üstelik sorun sadece romantik beklentilerden ibaret değildir. Günümüzde aile kurumunun köküne dinamit çakıldığının farkında olmadığımız gelişmeler yaşanmaktadır. Evliliğin kontratlı bir deneme süreci olarak görüldüğü, beklendiği gibi değil ise çabasız, emeksiz şartların eski haline gelebileceği aileler tarafından kadınlara ve erkeklere pompalanmaktadır. Sanki ortada kalbe mukabil bir kalp arayışı, müteâl bir bağlılık yemini ve ilahi emrin yerine getirilişi yokmuş da eskimiş bir adetin zaruri sürdürülüşü yüzünden damızlık bir partner bulunuyormuş gibi davranıldığında evlilik bütün kutsallığını kaybetmektedir. Özellikle unuttuğumuz bu kutsal kelimesini ‘iyilik getiren şey’ anlamında eski Türkçe bir tabir olarak kullanıyorum; çünkü nikâhta keramet vardır. Olmalıdır.

Rol dağılımlarının net ve geleneksel olduğu evliliklere dönüş şarttır. Sorunlar ayrılmak yerine uyum sağlanarak ve bu polaritenin oluşturduğu tutku/çekim ile çözülmektedir. Belki de bu yüzden Türk erkekleri aradığını burada bulamayınca Doğu Avrupa ülkelerine ve Endonezya gibi Uzak Asya ülkelerine, Kuzey Afrika ülkelerine veya Türkî Cumhuriyetlere yönelmektedir. Kadınlarda hipergami yani sosyal veya ekonomik olarak daha “üst” statüdeki bireyi eş olarak tercih etme eğilimi daha yaygındır. Bu yükseklik Türkiye içinde olduğunuzda sadece maddi değerlerle ölçülürken, coğrafi sınırları aştığınızda sizin geleneksel yapıya yakınlığınız, sahiplenici tutumunuz ve aile bağlarına verdiğiniz önemle ölçülmektedir. İşte bu sözünü ettiğimiz ülkelerdeki kadınların çoğu Türk erkekleri ile bu yüzden evlenmek istemektedirler. Çünkü, kadınlarımızın beklentileri ve kriterleri her ne kadar arşa çıktıysa da erkekler rutinde kalmaya ve bildiği yaşamı sürdürmeye devam etmeye daha yatkındır ve bu da onları daha geleneksel çareler aramaya itmektedir… Çevremizdeki gençler, birbirlerine uyum ve beğenme durumlarına göre tanıştırılmalı ve evlendirilmelidirler. Bu sosyal olduğu kadar dini bir sorumluluktur. Evlilik işi insanın kendine bırakılmayacak kadar ciddidir.

Günümüzde daha genç kuşaklar olan X ve Y kuşaklarının evliliklerinde bu çatışmaları en çok yaşayan ve boşanmaların da en yüksek olduğu kuşak olarak görülmektedir. Bireysellik, seçenek bolluğu, beklenti artışı ve rol dağılımlarının doğru uygulanamayışı sürdürülebilir evlilikleri maalesef sona erdirmiştir. Kurban Tuzağı, Öfke Tuzağı, İtaatsizlik Sorunu gibi konular üzerine yerim çok fazla olmadığı için değinemeyeceğim ama hem kadınların hem erkeklerin bu konular üzerine okumalar yapıp kendilerini geliştirmesi ve bir şeylerin farkında olması gerektiğini düşünüyorum. Z Kuşağının da evlenme yaşına geldiği günümüzde ağabey ve ablalarından dersler alacağına olan inancımı koruyorum.

Yükselen Tehlikeli Trendler: Feminizmin İslam’a Uyarlanması veya Muhafazakâr Feminizm

Bir videoda, tesettürlü genç bir kadın, “Kadınlara yapamazsın demeyeceksiniz” deyip kamyon şoförü olduğunu gururla duyurduğu bir röportaj verdikten iki saat sonra kamyonun devrildiği bir kaza yaşanıyor. Hem de olması gerekenden fazla yüklenmiş bir kamyonun. Suçu da nazara atıp, yolda maceralara devam edeceğini söylüyor. Bazen insanlar olarak, toplumun ya da nefsin değil de Allah’ın bizden istediği nedir, buna odaklanmak yerine, ana akıma kapılıyor ve böyle hatalara düşebiliyoruz. Nasihatlerin fayda etmediği yerlerde kader, kazası ile ihtar ediyor. Elbette ki her insanın mesleki olarak yapamayacağı çok az şey vardır; Allah bizleri zaruret durumunda birçok işi başarabilecek donanımda yaratmıştır; ancak her insanın başkasından daha iyi yapabileceği istidatları, yetkinlikleri de vardır ve bunda da birbirimizle dayanışma sırrı gizlidir. Kimilerimiz bazı şeyleri yapmakta daha maharetliyizdir. Küçük bir çocuğa, “bir yumurta olsaydın, kendini kırılmamak için kime emanet ederdin” sorusunu soran ebeveyni, beklemediği şekilde “Tavuğa” cevabını alıyor. Zira, her şey, ehlinin elinde değer görür. Ham bir zihin, belki de içgüdüsel/(temiz bir fıtrat) olarak bunun farkındayken, okulla, iş hayatı ile ve sanal medya ile kirlenen zihinler, ana amaçlarından saptırılıyor. Acaba zor veya uç olana yönelmek yerine her işi ehline bırakıp bizim de daha iyi olabileceğimiz işleri yapsak daha mutlu olmaz mıydık? Topluma daha çok katkıda bulunmaz mıydık? Günümüzde eksik olan inşaat ustası, oto tamircisi veya tır şoförü bir kadın mıdır? Veya çocuğunu fıtratına uygun, tabî ve geleneksel olarak, İslami ve Türk örf ve an’anelerine göre büyütmek isteyen, televizyondan, sanal medyadan, dedikodudan, agresiflikten, hırstan, şiddetten uzak tutmak isteyen, alışveriş merkezleri yerine kırlarda, dağlarda zaman geçirmek isteyen ebeveynler midir?

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*