Seanslarımda sıklıkla geçen bir diyalogdur; “Buraya hastalar değil de hastaların hasta ettikleri geliyor değil mi hocam?” Kendisini kastediyor, buraya asıl filanın gelmesi lazımdı diyor. Hak veriyorum, bazı insanlar kötülüklerini kustukları için ve çevresi onları alttan aldığı için terapiye ihtiyaçları kalmıyor. Burada çevrenin haksızı ne kadar desteklediği dikkatimi çekiyor;
Ekseriyetle kötüye ‘sen dur’ demektense iyi olana ‘sen idare et’ deniliyor. Haddi aşana yeterince hesap sorulmazken, incinen tarafa sürekli boyun eğmesi ve sessiz kalması telkin ediliyor. Kaba olana bahaneler üretilirken, nazik olanın hassasiyetleri göz ardı ediliyor. Hatta hassas olmasından suçlu bulunuyor. Yanlış yapanın konforu korunurken, doğru kalmaya çalışanların sırtına görünmez bir yük yükleniyor. Üstelik iyi insanlardan hep daha iyi olmaları bekleniyor. Sonunda olan oluyor, iyiler yorulup kenara çekiliyor ve dünya kötülere kalıyor.
Bunun din adına da yapıldığını fark ettim; kutsallar kullanılıyor, affetmenin erdemliği zayıf tarafa şart koşuluyor, hakkını savunmak günahmışçasına bahsediliyor. Bunlar içten içe beni üzerken, sosyal hayat kurallarını en güzel tarif eden Hucurât Sûresine merakım düştü, çünkü orada bir arabuluculuk emrediliyor. 10. âyette diyor ki: “Mü’minler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız.” Birçok kişi bu emre uymak için arabuluculuk yapıyor, kırgınlıkları çözmek için taraflar arasında gidip geliyor. Ancak çoğu kişi, iyi olana ‘alttan al’ demeyi arabuluculuk yaptı sanıyor. “Aman canım o da öyle işte bilmiyor musun!” demeyi 10. âyeti yerine getirmek sanıyor. Bir önceki âyet kimsenin dikkatini çekmiyor, tam orada arabulucuğun şartları sayılıyor:
“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla siz de savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.” (Hucurât: 9)
Bu âyet kâfir-mü’min çekişmesinden bahsetmiyor, mü’min-mü’min çatışmasından bahsediyor. Yani iki Müslüman insan arasında problem olursa, aralarını düzeltin diyor. Ama biri diğerine saldırıyorsa, adaletsizlik edip zulmediyorsa; o kişi hareketlerini düzeltene kadar ve hatasını anlayıncaya kadar onunla siz de savaşın diyor, uğraşın diyor, ‘yanlışsın’ deyin diyor. Eğer hatasından döner ve pişman olursa, artık aralarını düzeltebilirsiniz diyor. Bunu yaparken adaletli olmayı vurguluyor. Birisi sırf küçük diye onu susturmayın, zayıf diye baskılamayın, kendini ifade edemiyor diye görmezden gelmeyin diyor. Haksızlık yapanın sesi çok çıkıyor diye onun yanında susmayın, dili iyi kullanıyor manipüle ediyor diye kanmayın, onun karşısında dimdik durun diyor. Buradaki temel ilke her iki tarafın da Allah’ın emirlerine dönmesini sağlamaktır, zulmetmeyi bırakmasıdır. Bu anlamda adaletli olmak ve her durumda tarafsız kalmak hususu önemli. Efendimizin (asm) şu beyânı, problemin çözümünde çok güzel bir yol göstermektedir: Bir gün Resûlullah (asm):
“Din kardeşin zâlim de olsa mazlûm da olsa ona yardım et!” buyurmuştu. Bir kişi:
“Ya Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ancak zâlimse nasıl yardım edebilirim?” diye sordu. Allah Resûlü (asm):
“Onu zulümden alıkoyar, zulmüne mânî olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. (Buhârî)
Özellikle arabulucu veya tavsiye veren kişi bir akraba ise şu âyeti mutlaka gözetmelidir:
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa, Allah için doğru dürüst şahitlik yaparak, adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allah, ikisine de sizden daha yakındır, hâllerini daha iyi bilir. Şu hâlde, sakın âdil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker, gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz, başınıza geleceği siz düşünün! Zira Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Nisâ: 135)
Önemli bir nokta da şudur ki, burada nasıl olursa olsun sadece iki tarafı barıştırmak emredilmemiş, onların “hak ve adaletle” barıştırılması gerektiği de vurgulanmıştır. Yani ne kadardır uğraşılırsa uğraşılsın bazen de olmaz, ara bulunmaz. Ara bulmak uğruna; “Aman canım görmezden gel” denmez, “Ne var onun yaptığında abartma” dememeli, “Çok hassassın sen bi tedavi ol” deme, “Biriniz ateşken biriniz su olun” tavsiyesiyle adalet etmiş gibi görünürken hep aynı kişiye su olma görevini verme. Haksızlığa uğramış tarafın gönlünü bu cümlelerle kırma. Derin bir anlaşılmazlık yalnızlığına sürükleme. Bazen de bazı davalar ahirete kalır… Siz de dâvâlık olmayın, yeter…
Netice-i kelâm; kötülüğü meşrulaştıran bahaneleri değil, iyiliği yücelten kararlılığı alkışlayalım. Haksız pişman olup zulmünden dönene kadar ona türlü şekillerde dur diyelim. İyileri arabulmak uğruna ezmeyelim. Çünkü bu dünyanın en büyük kaybı, iyilerin yorulup kenara çekilmesinden başka nedir?

İlk yorumu siz yazın