Eğer “Dünya” isimli sanat galerisini görmek için başka bir gezegenden gelseydik, aracımız Dünya’ya iniş yapmadan önce kaptandan şöyle bir anons duyardık:
“Ladies and gentlemen! Please look out of your windows at the planet we are approaching.
Our Master, Who is the Sovereign of this palace, wishes to make Himself known to you through the manifestation of these things and the construction of this palace. You, therefore, should recognize Him and strive to know Him well.
Furthermore, He wishes to make Himself loved by you through these adornments. You, too, should make yourselves loved by Him by appreciating His art and applauding His works.
Also, He shows His love for you through these bounties you see. You, in turn, should express your love for Him through the devotion of your obedience…”1
Kaptanın bu ikazından sonra, gemideki tüm yolcular derin bir sessizliğe bürünür ve pencerelerden dışarıyı, o zamana kadar hiç görmedikleri bir hayretle seyretmeye başlar. Bu muazzam galeriyi gezerken, her bir detayda Sanatkâr’ın hangi özelliklerini okuyacaklarını düşünürler. İnsan olmanın bir gereği olarak, bu ihtişamlı galeri sadece göze değil; mideye ve kalbe de hitap etmektedir. Ancak yolcuları asıl heyecanlandıran şey, bu devasa sanat galerisinde sadece birer seyirci olmaya değer görülmeleri değil; bizzat o büyük Sultan tarafından muhatap alınıp bu özel açılışa davet edilmiş olmalarıdır.
Dünya atmosferine girildiğinde; kanatlı, küçüklü büyüklü “canlı sanatlar”, araca muazzam bir hoşamedi ve resmigeçitle eşlik ederler. Adeta lisan-ı halleriyle, “Bize de bakın, bizler uçan sanat eserleriyiz!” diyerek kendilerini gösterirler. Karaları, denizleri ve nehirleriyle bu gezegen, içindeki her bir zerreyle seyircileri hayretler içerisinde bırakır. İnsanlar, kalplerinde kabaran bu tarifsiz takdir hissini nasıl ifade edeceklerini bilemezken, onlara bu hayretlerini teskin edecek o mukaddes kelimeler fısıldanır: “Sübhanallah, Maşaallah, Barekallah!”
Hadravat galerisi gezilirken, seyircilere doğru, “tablacılar” hükmündeki ağaçlar tarafından, odun gibi kuru bir elden çıkan şekerleme gibi meyveler, o rengârenk çiçekli dallar arasından uzatılır. Seyirciler; bu kuru odunlarla nasıl olup da böylesine lezzetli, kokulu ve mucizevî ihsanlar sunulduğuna hayret ederken, bu büyük ikramın karşılığında sunacakları en güzel “makbuz” da onlara öğretilir: “Elhamdülillah.”
Şuurlu, zeki ve akıllı bir ziyaretçinin bu galeride yapması gereken en mantıklı şey, Galeri Sahibi’ni hakkıyla tanımak ve sanatlardaki o derin güzelliği keşfetmektir. Birbirinden antika, taklit edilemez ve eşsiz sanat eserleriyle dolu bir sarayda “çirkinlikten” söz edilebilir mi? Güzel tanımaktan maksat; eserin bir Sahibi ve Sanatkârı olduğunu anlamaktır. Zira Sanatkâr kabul edilmediği takdirde; o sanatlı eserlerin ya kendi kendine ya serseri tesadüfün ya da kör bir tabiatın eseri olduğu yanlışına düşülür.
Böyle bir bakış açısı ise ortada ne sanatı ne de Sanatkârı bırakır. Sanatkârın ilmiyle ve hikmetiyle güzelleştirdiği o elmas misal eserler, sahipsizlikle değersizleşip kömürleşir; ademe, hiçliğe ve yokluğa atılır.
İşte bu Dünya Sanat Galerisi Sarayı’ndaki misafirliğimiz süresince, sergi adabına riayet etmek ve insaniyete lâyık olarak bütün latifelerimizi burada bulunuş maksadımız doğrultusunda istimal etmek gerekir. Ta ki, bu geçici sergideki sanatların asıllarını ve ebedî menbâlarını görmeye hak kazanalım…

İlk yorumu siz yazın