Geçenlerde bir konuşmada, Bediüzzaman’ın siluetinin güneşle birleşip Erek Dağı’na yansıdığı bir hatıradan bahsedildi. Rivayetin doğruluğu bir yana; bu anlatım bende uzun süredir zihnimi kurcalayan başka bir düşünceyi de tetikledi. İman-küfür mücadelesine dair o eski ve derin ayrımı…
Küfrün hamalları hep gölgelerin peşindedir; şekiller, görüntüler, sesler, gürültüler… Sanki hakikatin ağırlığını taşıyamadıkları için gölgeye tutunmayı tercih ederler.
İmanın matiyyeleri ise daha başka bir yoldadır; onlar görünüşlerle oyalanmaz, yük taşımaz, aksine bir atiyye taşır gibi hafif bir suhuletle ilerler. Vazifeyi bilir, neticeye karışmazlar. Bu iki yönelişi hatırlayınca, siluet bahsi daha anlamlı hale geliyor.
Tam da konuşmacının anlattığı o siluet hikâyesi, beni gölgenin mi yoksa akışın mı peşinde olduğumuz sorusuna getirdi. Bediüzzaman’ın hayatına baktığımızda, onun böyle şeylerin peşine düşecek bir insan olmadığı çok açık hissettiriyor kendini. Bütün derdi iman hizmetiyken, “siluet mucizesi”nin onun dünyasında yer etmiş olması bana uzak geliyor. Belki de bu tür şeyler, büyüklerin ardına düşen çocuk ruhlu heveslerin doğal bir sonucu… Benim üzerimdeki çağrışım buna yakın.
Nur hizmetlerinin yıllardır dünyanın dört bir yanında çoğu zaman tuhaf biçimde kolay ilerlemesi de hep dikkatimde oldu. Engeller, zorluklar, hatta bazen baskılar var ama hizmet akmaya devam ediyor. İşte bu akış, bu suhulet, insanı düşünmeye sevk ediyor. Sanki hakikatin işareti gölgede değil, sükûnetle akan o çizgideymiş gibi…
Bu düşünceler zihnimde dolaşırken, basit bir örnek beliriyor:
Kuyumcuya giren bir çocuğun, vitrindeki pahalı mücevherler yerine tavanda sallanan balonlara koşması… İnsan bazen hakikatin değerini anlamak için çocukluk perdesini aralamak zorunda kalıyor.
Tarihten gelen örnekler de aynı duyguyu uyandırıyor. Büyük bir İslâm kumandanına, etrafındakiler “Bu orduyla kesin muzaffer olursun!” diye övgüler yağdırırken onun verdiği o sade cevap mesela:
“Muvaffak etmek de muzaffer kılmak da Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir.”
Bu söz hem tevazu hem teslimiyet hem de insanın haddini bilmesine dair çok güçlü bir işaret. Yine gölgede değil, hakikatte duran bir bakış.
Bütün bunları düşününce, kendime şu soruyu soruyorum:
Belki de bugün bazı şeyleri yanlış yerde arıyoruz. Kimi gölge büyüdükçe heyecanlanıyor, kimi ise suhuletle yürüyen akışa kulak veriyor. Hangisi doğrudur demek istemem; fakat benim zihnimde hakikatin sessizliği, gölgenin gürültüsünden hep daha derin bir iz bırakıyor.
Ve sonunda mesele yine gelip şu soruya dayanıyor:
Biz hakikati gölgede mi arıyoruz, yoksa suhuletin fısıldadıklarında mı?

İlk yorumu siz yazın